Zafer Kızıl

Devrimci Demokratlar Kısırdöngüde;
Söz yine Demokratik Cumhuriyetçilerde!

 

Asırlar boyu esaret altında yaşayan halkımız “Kürt halkı” her süreçte birileri tarafından kullanılıyor veya yanlış yönlendiriliyor (yönetiliyor). Esareti altında yaşadığı Türk, Arap vs. devletlerinin kullanması yetmezmiş gibi, Kürt halkının öncüsü konumunda gördüğü; şahıslar, aşiret ağaları, örgütler ve siyasî partiler tarafından yanlış yönlendirilmeleri (yönetilmeleri) bugün itibarı ile problemi çıkmaza sürüklemiş ve Kürt sorununun kilitlenip çözümsüzlüğüne neden olmuştur.

 

Sorunun bu aşamaya gelmesindeki birinci neden; devletin Kürtler üzerindeki yoğun inkârcı ret politikası (asimilasyon), ikinci neden; bu politikaya (asimilasyona) bağlı olarak Kürt halkının bilinçsiz bir toplum olmaktan kurtarılamamış olmasıdır.

 

Kürt sorunun asıl ve en önemli nedenlerinden biri de: Kürt çevrelerinin bir çizgide buluşamaması, bütünlükten uzak ve ortak bir paydada buluşamamalarıdır. Kürt halkının menfaatlerini ön planda tutuyormuş gibi görünen bir kısım şahısların, aşiret ağalarının, örgütlerin ve siyasî partilerin bu halkın millî duygularını okşayarak onları bir getirim pazarı olarak kullanmalarıdır.

 

27 Nisan 2007 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri beraberinde, temelde var olan bir gerçeği, Kürtler açısından daha net bir şekilde ortaya koydu! Türkiye Cumhuriyeti'ndeki düzen partilerinde (dolayısıyla tabanlarında), Kürtlerin bir tehdit unsuru olduğuna dair düşünceler hâkim iken (Türkiye'nin Kuzey Irak siyasetinden kolayca anlaşılabilir), Demokratik Cumhuriyet tezi eksenindeki DTP; Kürt halkını ve bu milletin sahip olduğu değerleri kendisi ve bir şahsiyet için feda etmekten çekinmemektedir. Böyle bir durumda bile, bir kısım Devrimci Demokrat hala kendilerini 1978'deki potansiyele sahip görmekte(veya öyle düşünüyor olmalı ki) ve tabana inmek gibi bir kaygı taşımamaktadırlar. Bu duruma göre de kendilerini alternatifsiz, kaygısız ve kayıtsız bırakmaktadırlar. Var olan alternatifleri de, ellerinde çok fazla seçenek varmış gibi, iyi bir şekilde organize etmek yerine, ellerinin tersi ile geri çevirmektedirler. Aynı şekilde bu durum bir kısım Devrimci Demokrat gençlik üzerinde de etkili olmuş, beraberinde gençliğin özgür, net düşünemediğini ve hâlâ nasıl birileri tarafından rahatça yönlendirildiğini de ortaya koymuştur.

 

ROJA KURD Mayıs -2007 sayı 3'teki seçim üzerine özellikle de Sn. İbrahim Küreken (kurdinfo' da yayımlanmıştır.)'in yazdığı yazı ve bu yazı çerçevesinde köşe yazarları tarafından yazılan yazıların bir kısmında doğru tespitler ve açılımlar vardır. TBMM şimdiki mevcut haliyle biz Kürtleri temsil eder konumda olmadığı çok doğru bir tespittir. Ama şu anki mevcut durumun böyle olması Kürtler açısından meclise girmeye veya bu yolda uğraş sarf etmelerine de engel olmamalıdır. Çünkü önemli olan meclise girmek değil vekil sıfatıyla (kazandığı itibarla) halka daha kolay yaklaşabilme kolaylığı kazanmaktır. Amaç Kürt halkı içerisinde itibar kazanıp siyasetinizi yaymaksa milletvekilliğinden iyi bir araç düşünülebilir mi?

 

Kürtler ve Örgütler için, Siyasî Partiler ne İfade Etmeli veya ne Anlama Gelmelidir?

Zannedersem siyasal partiler ile aynı fikirleri benimsemiş örgütler açısından; kendi siyasi duruşlarının doğruluğunu veya başka bir deyişle yürüttüğü politikaların, temsil ettiği kişiler üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini görmek için, o siyasal partilerin seçim sürecinde, aldığı oylarla tespitte bir ölçüm (nabız yoklama) niteliği taşıyabilir. Avrupa ülkeleri nezdinde kendi halkının sorunlarını ve taleplerini dile getirmede kolaylık sağlayan bir köprü niteliği taşımalıdır. En önemlisi ise halka ulaşmada ve örgütlemede aktif bir şekilde kullanılabilecek legal araç olmalıdır. Ama tabi ki, her şeyden önce önemli olan bu siyasal gücün nasıl kullanıldığıdır. Kontrolsüz güç, zarar veren güçtür, derler ya; işte bizim içinde bulunduğumuz durum da bunu çağrıştırır niteliktedir galiba.

 

1990 yılında SHP' den ayrılan 10 milletvekili; Fehmi IŞIKLAR başkanlığında HEP adıyla bir parti kurdu. Bu partinin ilk kurulduğu dönemlerdeki izlediği politika; taban toplaması bakımından her zamanki gibi Kürtlerin en hassas ve can damarı konumunda olan, aynı zamanda Kürt halkının çok rahat kullanılmalarına olanak sağlayan özgürlük hareketi oldu. Kürt halkının tabir-i caizse sırtını sıvazlayarak millî duygularını sonuna kadar sömüren bu siyasal parti (HEP-ÖZDEP-DEP- HADEP-DEHAP -DTP); Kürt realitesi adına politika yaparak, alternatif olmayan bir dönemde halkı psikolojik olarak kendine mahkûm kıldı. O dönemlerde bayağı bir pirim kazanan HEP, yürüttüğü bu siyaset nedeni ile devletin yoğun baskılarına maruz kaldığından, sonraki dönemlerde birkaç defa da isim değiştirmek zorunda bırakıldığı da bir gerçektir.

 

HADEP'İN Kürt realitesi adına politika yaparak taban topladıktan sonra, izlediği politikalar; Türkiye Cumhuriyeti'nin asimilasyon politikalarına ortak olan siyasî partilere her fırsatta ve her alanda tavizkâr olurken; Kürt halkının haklarını eritme yolunda da bir o kadar cüretkâr olmuştur. Bazı dönemlerde de bunu apaçık gösterir yapılanmalar içine girerek kendini deşifre etmiştir. Buna en açık örnek; iktidar olduğu dönemlerde birçok sınır ötesi harekât emrine imza atmış SHP ile 2004 yılında ittifak kurarak seçimlere girmiş olmasıdır.

 

Sn. İbrahim Küreken'in Ankara'nın Kürtler üzerindeki etkileri ile ilgili bir tespiti doğrudur: “Parlamento, Kürtleri Türkleştirmek için önemli bir rant merkezi olarak kullanılmıştır. Parlamenter olmanın avantajları sistemin bir parçası ve hizmetçisi olanlar için yadsınamaz. Elde edilecek ekonomik imkânlar bir yana, hangi partiden olursa olsun, bir Kürt olarak Kürt sorunu ile ilgili düşünceleri ne olursa olsun tarihî süreç içinde makama yüklenen anlamdan dolayı bölgede birçok kişiden daha fazla itibar görecektir. Bir de Kürtlerle ilgili bir iki söz söyledi mi Kürt siyasal tarihinde yerini almış olacaktır. Yıllar sonrasında bile Kürt konulu tüm toplantılarda protokolde yerleri ayrılmaktadır. İşte benzeri davranışlardır ki, her Kürt siyasetçisi yönünü meclise çevirmekte “itibar” şansını zorlamaktadır. Kimse bu “itibarın” Kürt gerçekliğinden verilen büyük ödünlerle elde edildiğinin farkında değildir.”   

 

Evet, parlamenter olmak itibar kazandırdığı gibi toplum içerisinde daha çok söz sahibi olarak halkı yönlendirmede de bir o kadar etkili olur. İşte önemli olan da bu gücü bizim lehimize çevirecek siyasal partilere (HAK-PAR, KADEP vs.) destek vererek bu partiler içerisinde yer almış diğer (DDKD-RIZGARÎ-ÖZGÜRLÜK YOLU vs.) örgütsel bağları olan şahısların da birliktelikleri ile bu itibarı kendi insiyatifimiz eksenin de (doğrultusunda) kullanabilmektir.

 

Ama görünen o ki, bizim cılız ve bütünlükten uzak siyasetimizle hiçbir zaman bu durumun önüne geçemeyeceğimiz gibi, lehimizde de kullanamayacağımızdır. 1984 yılındaki PKK'nin başlattığı silâhlı eylemlilikle birlikte, gücünü yitiren Devrimci Demokratların bir kısmının süreç içerisinde mücadeleye ivme kazandıracak girişimleri olmuştur. Bir kısım Devrimci Demokrat bu fırsatları değerlendirme yolunda adımlar atarken, bir kısmının da köşelerine çekilerek katkıda bulunmayıp sadece insanları eleştiri yağmuruna tutarak demoralize edip mücadelenin seyrini olumsuz yönde etkilediği aşikârdır. Bu durum bugün de yinelenmektedir. Siyasî partilerin mücadelelerde araç olarak kullanılması gerektiğini düşünürsek, bir kısım Devrimci Demokratın adı tarif edilemez bir tutum içerisine girerek, HAK-PAR'dan istifalarının ne kadar yersiz ve oluşmaya yeni başlamış bir bütünlüğe sekte vurduğu gibi, bu birlik içerisinde yer alan birçok Kürt yurtseverin de hevesini kursağında bıraktığını görürüz.

 

Bu istifaları destekler nitelikteki ROJA KURD'daki bir yazarın yazdıkları aynen şöyledir :
“DTP Genel Başkanı Ahmet Tük, partinin şubat ayında toplanan olağanüstü kongresinde; ‘Meclise girmenin yolunu mutlaka bulacağız' diyerek, Türk parlamentosuna girme konusunda ‘azim ve kararlılığını' ortaya koymuştur. Üç seçimdir bağımsız adaylığı tartışan ve bir türlü karar alamayan DTP kulvarı, 2007 Temmuz seçimlerine bağımsız adaylarla girme kararını almada tereddüt etmemiştir. Bu kararın kendisi içinde bulunduğumuz atmosfer itibariyle manidardır. Diğer Kürt siyasî çevreleri de yarı mahcup bir edayla kendilerine uzatılacak bir ‘ seçim rüşveti' beklentisi içindedirler. Bunu ‘Kürt seçim bloğu' adıyla sunmak, olayın vahametini örtmeye yönelik kamufleden ibarettir. Siyasal mücadele ilkesel değil ise halkın duygularıyla oynanan ‘umut tüccarlığına' dönüşür. Bu işi daha iyi becerenler var iken ‘yeni yetmelere' gerek yoktur.”

 

DTP'nin şu an sergilediği siyaset nedeni ile bunları anlamak mümkün olabilir. Ama HAK-PAR içerisine yerleştirilmeye çalışılan bölünme senaryolarını anlamak mümkün değildir. Bu, yurtseverlerin hevesini kırmayı, var olan bütünlüğü veya yeni oluşmuş mevcut birlikteliği bozmayı, hedefleyen bir tutumdur. Benim edindiğim izlenim budur: “Eğer öyle ise sözüm sadece bölünmeye öncülük edenlere itafen yazılmıştır, bunun dışında kimse üzerine alınmasın .” O zaman şunu söyleyeyim: “ Karşımızda yeterince bölünmemiz için çaba sarf eden ‘provakatörler varken yeni yetme provakatörlere' de gerek yoktur .” İşte “umut tüccarlığı” burada başlıyor! Aslında en büyük “umut tüccarları ve yeni yetmeler” bir oluşuma destek veriyormuş gibi görünerek sonraki dönemde bu kesimin son sözlerini bile söylemelerine izin vermeden sırtını çevirip gidenlere öncülük eden ve yönlendirenlerdir.

 

Tabana (Kürt halkına) yayamadığınız bir siyasetinizin sadece zihninizde var olması neyi ifade eder? Veya bunun kime ne faydası var?

 

Dilin söylediği söz, kalemin yazdığı yazı kılıçtan keskindir. Kılıç yarası bir noktada tedavi edilebilir; ama dilin oluşturduğu yara zihinlerde yer eder ve tedavi edilemez. Siz; bir kesim halkı umut tüccarı, bir kesimini yeni yetmeler diye nitelendirirseniz; bir kesim de zaten cehaletle pençeleşmekteyken hangi tabanla (halkla) zihninizde geliştirdiğiniz siyaseti hayata geçirmeyi düşünüyorsunuz.

 

Sisteme Kürtlerin kabulünü siyasal yollarla, bir taban oluşturarak dayatmak Devrimci Demokratların görevidir. Birçok dönemde Kürt halkını mevcut sistemle baş başa bırakarak (alternatif yaratacak bir güç oluşturmadan), onları sahiplenmeyerek, her süreçte mücadelenin içinde bulunduğu durumu değerlendirirken somut adımlar atmayıp hep geri saflarda seyirci konumunda bekleyerek, Devrimci Demokratlar ve mücadele açısından vahim sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Bu halkı tatmin edici, doğru siyaseti yapmazsanız, halka ulaşmada çok etkili bir yol olan Kürt siyasî iradelerini temsil edebilecek partileri devre dışı bırakarak, mevcut düzen partileri ile karşı karşıya bırakırsınız. Cehalet içinde yüzen bu halka alternatif bulmazsanız; affedersiniz; ama “ Kızı başıboş bırakırsanız ya davulcuya kaçar, ya zurnacıya misali” bazı siyasî partilerin dağıttığı bir paket makarnaya, una, bir cep telefonuna vs. oylarını (iradelerini) sattırırsınız. Aynı zamanda Kürt halkı karşısında despot düşünceler içerisinde bulunan siyasî oluşumların da yolunu açar ve onların kirli siyasetine ortak olursunuz. Koruculuk sisteminin yayılmasına neden olan da bu “bekle ve gör” zihniyetidir. Türkiye Cumhuriyetinin asimilasyon politikasını destekler nitelikte duruş sergileyen DTP'nin yolunu açan (prim kazandıran) ve Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde bile, düzen partilerinin çok yoğun bir şekilde kendilerini hissettirmelerine neden olan yine bu yanlış düşünce değil midir?

 

Kediye; annen mi, daha iyi, baban mı? Diye sormuşlar; kedi ne-ew, ne-ew (ne-o, ne de öbürü) diye cevap vermiş. DTP, Demokratik Cumhuriyet adı altında yürüttüğü politika ile Türkiye Cumhuriyeti'nin asimilasyonunun yolunu açarken, Devrimci Demokratlar kendi aralarında sayısız fikir ayrılıkları yaratarak, çözüm içerisinde çözümsüzlükler üretmeye devam ederek, kendi aralarında bile bir bütünlük oluşturamazken, bu halk (Kürt halkı ) kime güvenecek?

 

Kendini Kürt siyasî partisi olarak nitelendiren DTP'nin eş başkanı Aysel Tuğluk' un İmralı zihniyeti veya ağzıyla M. Kemal Atatürk' e ve onun kurduğu düzene duyduğu hayranlık dolu yazılarından ve konuşmalarından düzenin parçası olarak hareket etme yolunda ne kadar hevesli bir çizgide olduğu apaçık görülüyor. Kürt halkını olumsuz yönde dönülmesi zor bir sürece yönlendiren bu zihniyet karşısında, bekleme konumunuzu bozarak, arayış içerisinde olan bu halka alternatif olmayı mı (sunmayı) düşünüyorsunuz? Yoksa böyle bir süreçte alternatif oluşturmadan bekleyerek yanlışlarınıza yanlış ekleyerek devam etmeyi mi? Devrimci Demokrat Kürt yurtseverleri diye tanınanlar, Kürt halkının son çırpınışlarında ya kararlılıkla bütünleşme yolunda adımlar atın ya da yaşantınızı siyasetin dışında sade bir vatandaş gibi idame ettirin; ortalığı karıştırmayın.

 

Yeter artık, “Her şeyi ben bilirim” zihniyetini bir yana bırakın! Kürt gençlerinin kafalarını daha fazla karıştırmayın. İnsanları ikilem içerisinde bırakacak açıklamalar ve davranışlarda bulunmadan köşenize çekilip oturun. Bu şekilde en azından saflar netleşir ve Kürt Devrimci Demokrat gençleri kime güveneceklerini de beyinlerinde netleştirirler.

 

Bu konuları yurtseverler arasında bir birliktelik kurulmadan çok da fazla irdelemenin boşuna kürek sallamak olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda da boşuna kafa yorup içi boş kalacak (hayata geçmeyecek) alternatifler üretmenin anlamlı ve mantıklı yönü olmadığını düşünüyorum. Dürüst bir birliktelik beyinde ve gönüllerde kurulursa üretilecek alternatif çoktur. Bunun dışındaki söylemler, yalan ve içi boştur.

 

AYRILIĞIN OLDUĞU YERDE BİRLİK ARANMAZ, BİRLİĞİN OLMADIĞI YERDE DE GÜÇ VE CESARET OLMAZ!...   

27.06.2007                       

 

Zafer Kızıl/VAN