Veysel Çamlıbel

camlibelveysel@hotmail.com

 

 

Kürt çözümü yakın mı?

 

Ağızda aynı tempoyla çiğnenen sakız... Çok iş yapılıyor gözüküp de bir şey yapmama tavrı. Oysa Kürt sorunu geçiştirilecek bir sorun olmaktan çoktan çıktı. Artık çözüm yolunda ileri adımların atılması, belli bir yol alınması gerekiyor. Diğer önemli sorunlara karşı takınılan olumsuzluklar, tahammülsüzlükler, demokrasi dışı tutum ve tavırların büyük ölçülerde Kürt tabusundan / sorunundan kaynaklı olduğu kabul görüyor. Kürt tabusu öyle bir tabu ki, çözülsün diyenin dilini, dokunanın elini yakıyor. Demokrasi gelişebilecekse, Türkiye önünü görecekse bunun sorun olmaktan çıkarılması gerekiyor. Son zamanlarda çözüm açılımlarından, değişim umudundan söz ediliyor. Doğrusu toplum yorgun düştü, gerilim ve şiddet ortamından uzaklaşmaya, barışa, huzura ihtiyacı var. Dediğimiz gibi ‘' ha gayret ha ‘' anlamında bir hareketlilik, bir iyi niyet hali yaşanıyor. Bu gerçek bir değişimin başlangıcı mı? Gazeteler yazıp çiziyor, ekranlar bereketli, haber programlarında çok verimli olmasa da, kenarından köşesinden tartışmalar, yönlendirmeler kendisini tekrar edip duruyor. Kürt sorunu diye ağzını açanlar ‘' çizmeyi aşmamaya'' özel bir önem veriyor. Küçük bir mum ışığı kör karanlıkta titreşip duruyor. Netice olarak ‘' harman büyük, dane yok.‘' denir ya, aynen öylesi bir durum var.

 

Devlet başkanı sayın Abdullah Gül' ün devlet katında olumlu bir uyum var, iyi şeyler olacak şeklindeki açıklaması, herkes bu konuda olumlu katkı koymalı şeklindeki tutumu önemli bir başlangıç oldu. Bu işin ciddi bir iş oluşunu işaret etmesi umut uyandırdı. Hasan Cemal' ın Kandil' de Karayılan' la yaptığı röportajı da iyi bir karşılık oldu. Halen de bu olumlu hava var gözüküyor. Çatışmazlık hali konusunda tarihin uzatılması da bir başka olumluluk.Diğer yandan her ne hikmetse çatışma ortamı bir yerlerden kumandalıymış gibi sürüyor. Ve DTP' nin halk tabanındaki yerel / özerk örgütlenmesi, toplumsal örgütlerdeki ileri unsurları topun ağzında. Tutuklamalar oldukça kapsamlı. DTP' li vekillere parlamentoda seçildiklerinden bu yana boykot uygulanıyor ve bir yandan da yargı baskısı / kuşatması altında. Besbelli ki; DTP' nin seçim başarısı hazmedilemedi, parti kadroları budanmak isteniyor. Ve böylesi bir ortamda çatışmazlık, silahları bırakma, barış ve çözüm için sağlıklı bir başlangıç nasıl olabilir, irdelenmeye değer. Doğumun acı ve sevincin iç içe, bir arada yaşandığı bir süreç olduğu da bilinmez bir gerçek değil. Durumun değişmezliği üzerinden yürüyen tartışmalarda, olup biten değerlendirmelerde ince ayar bir tutum ve dil kullanılıyor. Devlette, bir durum varsa ve çözülecekse çözecek olan benim, güçlüyüm, kimse bana rağmen bir şey yapamaz kibri hakim. PKK' de ise can alıp, can verme cömertliği.

 

Kimse bu büyük sorunda rizk almak yanlısı değil. Hangi irade, hangi güç; muhtemel, ondan ötesi görünmez riskleri üstlenecek bu henüz ortada görülmüyor. Derenin kenarına varılmış, paçalar sıvanmış her yetkili birbirlerine ‘' lütfen siz geçin önce'' diyor, bir nezaket gösterisi ki evlere şenlik. Benzer sorunlar başka ülkelerde çözüldü deniliyor, çözüldüyse hangi koşullarda, ne gibi imkanlar içinde çözüldü diye sormak lazım öncelikle. O ülkelerde toplumun en aşağısından ciddi bir diri kesimiyle varlığını gösterip, siyasal irade üzerine ağırlığını koymasıyla çözüldü elbette. Bizde ise Kürt halkının; eşitlik, gönüllü birlik içinde birlikte yaşama isteği duyulmuyor. Sınırlı bir aydın, sanat – kültür insanı, akademisyen, gazeteci çevresi, bir de her nasılsa solu - sosyalizmi yeniden üretme, ayağa kaldırma derdine düşmüş siyaset kesimi dışında Türk halkı arasında henüz önemli bir karşılık görmüyor. ‘' bin yıldır birlikte yaşadığımız'' diye ifade edilen sevgili Türk halkından işe yarar bir ses - seda yok. Şu 25 yıldır süren kör savaşın mağduru değilmiş, gencecik canlarını toprağa vermemiş gibi. Resmi siyasetin, siyasetçinin bir aksesuar gibi gördükleri ‘' Sevgili vatandaşları '' yazık ki çok itaatkar, uysal ve suskun... Ne biliyorsa devletim, hükümetim, yöneticilerim bilir, ne yapılacaksa onlar zaten yapıyor / yapar anlayışında. Halkların gerçek kardeşliğinin, gönüllü birliğinin vazgeçilmez ortak değerleri; özgürlük, eşitlik, adalet değerleri orta yerde, sahipsiz duruyor. Oysa örneklerinden biliniyor ki barış devletlerin çözeceği bir mesele değil, barış halklara lazım, halkların mücadele ile başarabileceği bir iş.

 

* ) Sorunları; insanların bilgisizliği, nemelazımcılığı, zorbalığı doğurur. Yanlışta ısrarsa, işi yokuşa sürmekse meseleyi işin içinden çıkılmaz kılar, kangren haline getirir. Çözüm kolayken zorlaşır. Kürt sorunu, yaşayan büyük bir halk gerçekliğini yok sayma, onu yok etmeye çalışma ve fakat yok edememe sonucu olarak ortaya çıktı. Sorun beş – on yılda, kabul edilebilir hatalardan / yanlışlıklardan kaynaklı bir şey değil. Onlarca yıl, üzerine baskı ve şiddet ve yasakla gidilmiş bir sorun. Çok ötelere gitmeye gerek yok, özü itibariyle sorun cumhuriyetle yaşıt. Osmanlı bakiyesini İslam dışı olanlardan arındırma ile başlayan, ardından İslam ahaliden yekpare bir ulus yaratma projesi, bunda ısrar sorunun kaynağını oluşturuyor. Kafkaslardan, özellikle de Balkanlardan gelen farklı etnik toplulukların konumu, gerçekleri Kürtlerinkinden oldukça farklı. Balkanlardan karşılıklı mubadele ile gelen göçmen topluluklarının durumu biliniyor. Yerinden yurdundan olmuş, oraya buraya dağıtılarak iskan edilmiş bu küçük – dağınık toplulukların asimile olmaktan başka bir şansının olmadığı anlaşılır bir durumdur. Bu farklı halk topluluklarının cumhuriyet rejiminden gördüğü kolaylıklar, pozitif ayırımcılık asimilasyon için de kuşkusuz önemli bir neden oluşturdu.Bu da biliniyor. Bu göçmen toplulukların Türkleşmemek diye bir önemli dertlerinin, sorunlarının olmaması kaçınılmazdı bir yerde. Kaldı ki resmiyette o topluluklar oldum olası adları ile tanınıyor, kendi dil ve kültürlerini alt kimlikler çerçevesinde ve baskısız – yasaksız ortamlarda yaşayabiliyorlar. Kürtler ise muhacir değil, bu iklimin yerlisi, toprağını terk etmemiş, ta mirlik dönemlerinden, yani 500 yıllık bir özerk yaşama geleneğinden gelen, sosyal dokusu üzerinde var oluşunu sürdürmüş olan bir halk. ‘' Milli mücadele ‘' hangi çerçevede ve ne kadar milli, nasıl hangi ölçülerde yürümüş mücadeleyse o işin bir başka yanı, ama Kürtler Osmanlı çökerken İslam' i bir millet anlayışı çerçevesinde, özellikle de kendi yaşadıkları yerleri - yurtları için Kafkas cephesinde, güneyde Fransız cephesinde bir mücadelenin içinde oldular. Kürt gerçeğinin böylesi bir zemine oturduğunu bilmek önemli.Doğru teşhis sağlıklı bir tedavi açısından gerekli.

* ) Kürtlerin bildik coğrafyalarında, tarihsel serüvenlerine uygun özerk yaşama geleneği oldukça eski. Mirlikler bütünüyle yıkılıp dağıldığı 19. yy. ortalarından sonra da sosyal dokuları üzerinde yükselen özerk yaşama talepleri engellere takıldıkça, isyanları - direnişleri sürüp gitti. Cumhuriyet dönemindeki beklentileri, talepleri de henüz olgunlaşmaya yüz tutmuş, tarih içinde süregelen özerk yaşama talepleriydi. İslami çerçevedeki millet ve devlet anlayışında bu mümkün gözüküyordu. Kürtlere özerklik tanımak lazım düşüncesi 1920' li yıllara gelirken telaffuz edilmişse – ki bu ifade edilmiştir - bu sebeptendi elbette. İlk meclis yalnızca Kürtler açısından değil, tüm farklı halk toplulukları açısından fiilen olumlu bir mütabakatı yansıtmaktaydı. Kürtler yüzyıllardır çoğunluk oluşturup yaşadıkları coğrafyada varlığını koruyan / sürdüren, temposu ağır olsa da, kendisini yenileyen, yeniden üretebilen bir halktı. Yutulur, midede sindirilebilir bir konumda değildi dil, kültür, tarih gerçekliği.1924 anayasası halklar arası mütabakata son verdi. Bu arada yeni şekillenen devletin dünyadaki gelişmelerden etkilenmesine işaret etmek gerekiyor. Birinci dünya savaşı sonrasında, 1923 de İtalya' da faşizm yükselişteydi. 1930 başlarına varırken dünyada Nazizm yeni bir tehlikeye, yayılmaya, daha da büyük bir saldırganlığa işaret ediyordu. Ve Franko, Salazar... Sovyet ülkesinde de Stalin' in başı arşı alaya yükselmiş, dediği dedik bir baskıcı bir rejim kurmuştu. Bu genel faşizan yükselişe Nazizm damgasını vurdu. Nazizm Türkiye üzerinde eş anlamlı bir akımı, Turancılığı, ‘ ' Pan Türkizm'' i besledi, büyüttü. Halkların çorap ipliğine bağlı ilişkileri hepten kopma sınırına gelip dayandı. Kürtlerin bütünüyle kapının önüne bırakıldığı süreç böylesi bir ortamda gelişti.

 

* ) Faşizmin sınır tanımazlığı Kürtleri de diğer perakende halk toplulukları gibi Türkleştirmek için bir fırsat olarak görüldü. Yekpare bir ulus yaratmada ise her yol mubahtı. İnsan hakkı – hukuku bir teferruattı. Kürtler Türkleştirilecek, devlet katından indirilen fermandı buydu. 27 yıllık tek parti, tek şef döneminin zor dönemi, azgınlaşmış son bölümü yaşanıyordu. En azgın ırkçı tezler, en baskıcı yasa ve uygulamalar bu dönemin ürünü olarak tarih sayfalarına yazıldı. Eski sözde komünistler gemilerini terk edip CHP' nin itibarlı limanında Kemalist devrimin ideologluğuna soyunmuşlardı. Bu çerçevede ‘' Kadrocuların'' durumu biliniyor. Sahte solculuk bu günkü sürdürdükleri yola ta o günden girmişlerdi. Pekiii yükselen olumsuzluklar sonrası nereye vardı, neler gelişti? 15 yıl süren fırtınadan sonra faşizm dünya çapında büyük bir yenilgi yaşadı. Ardından yükselen demokrasi değerleri bizde de esmeye başlayınca faşist örgütlenmeler ve anlayışlar çöktü, yer altına çekildi.O tarihlerde yer altına çekilen silahlı - silahsız güçlerin bu günkü adının Ergenekon olduğunu bilmek için ulema olmaya gerek var mı acaba? 27 yıllık tek partici diktatorya Kürtleri baskılayıp sindirdi ama yok edemedi. O gün bu gündür Kürt gerçekliği ne kolayca yutulup mideye indirilebildi, ne de rejimin takılıp kaldığı boğazından defedilip dışarı atılabildi. Öylece rejimin boğazına takılı kaldı. Kimilerine bakılırsa Kürtler sindirilmiş, ortadan kaldırılmış, bir kör kuyuya atılmış, üstü betonlanmış, işi bitirilmişti. Artık Kürt diye bir halk yok, tarihi, dili, kültürü yoktu. Ne adı – kimliği vardı, ne de dünya alemce bilinen adresi. Çok da donanımlı olmasalar da Kürtler buna razı olabilirler miydi? Bu ölçülerde bir gerçekliğin yok olmayacağını anlamak çok mu zordu? Vardığımız yerde ise, hem de şu teknolojik gelişme, bilgi ve hızlı iletişim çağında, baskı ve asimilasyonun sürdürülmesi için kimi siyaset esnafının 20 – 30 yıl ek bir süre daha istiyor oluşları şaşırtmıyor mu sizi? İşin tuhafı akıl bentler de gene şu sahte solcular. Feleğin çemberinden geçerek, nice badireler aşarak bu güne ulaşmış 20 milyon insanı bebek gibi pışpışlayıp uyutmak, varlığını gözden uzak tutmaya çalışmak olabilecek şey mi? Bu devirde bu olmayacak rüyayı sürdürebilmek, bu çoktan akıl – irfan sahibi insanların işi olmaktan çıktı.

 

Ortadoğu Boyutunda Kürt Sorunu

Yaşanan Değişim

 

1990 yıllarına gelinceye kadar Ortadoğu' da ki statüko, kutuplu dünyanın gereklerine göre korunmuş dengelerini ifade ediyordu. Kapitalist kampın, Avrupa güvenliğini sağlayan Nato' ya bağlantılı olarak kurulan Cento Kürt halkının kollarına vurulmuş ağır bir zincirdi. Sovyetler için Arap halklarını saflarında tutmak için Filistin meselesinin sahiplenilmesi çok şeyden önemliydi. Kürtler; Sovyetler, Sovyet dış politikası açısından göz ardı edilmiş, bir yerde kurban verilmiş bir halktı. Bölünmüş Kürt coğrafyasının her bir parçasında Kürtlerin birbirini etkileme ya da birbirlerinden etkilenme imkanları oldukça sınırlıydı. Her parça kendi içinde izole edilmiş durumdaydı. Her bir Kürt kesimindeki özgürlük arayışları önemli şanslara, fırsatlara sahip değildi. Özetle; dönemin önemli bir karakteristiği eş zamanlı bir özgürlük mücadelesi arayışın olmayışı, imkan bulamayışıydı. Bir başka özellik de bölge devletlerinin Kürt hareketlerini birbirlerine karşı kolayca kullanılabiliniyor oluşlarıydı. Bloklu dünya ikliminde, Ortadoğu' da statükocu politikalar esas itibariyle egemenliğini korudu. Bloklu dünyanın ortadan kalkışı statükoyu sarstı, değişimin yolunu açtı. İran – Irak savaşı, Halepçe, Enfallerle gelen büyük felaketler / toplumsal alt üst oluşlar, kitlesel göçler, Türkiye' de ısrarla sürdürülen şiddet / savaş ortamı, bütün bu faktörler Ortadoğu' da Kürt özgürleşme mücadelesini bir bütün olarak değişime uğrattı, farklı yere taşıdı. Gelinen noktada Kürt coğrafyasındaki tüm parçalarında fırsatlar ve imkanlar, farklı çözümler açısından durum esas olarak kendisini koruyor olsa da, Kürt özgürlük arayışları karşılıklı etkileşim, ortak bir uyumu yakalama sürecine de yöneldi. Kürt hareketlerinin aktörleri varılan aşamada; yerellikten, birbirleri ile çatışma niyetlerinden, ihtimallerinden kurtulup aydınlık bir yolda dayanışma içinde yürüme şansına bu gün her zamankinden çok sahipler.

* ) Sosyalist sistemin devre dışı kalması sonrası Kapitalizmin küreselleşme hamlesi Ortadoğu'ya yöneldi. ABD öncülüğünde batı kampı hiç kuşku yok, demokrasi için değil, sistem içi çıkar mücadelelerini de sürdürerek Ortadoğu' yu yeniden biçimlendirmek üzere burada. Enerji kaynaklarını elde tutmak, enerji nakil hatlarını kalıcılaştırmak, bunun güvenliğini sürdürmek onların önemli hedefleri arasında. Bölge ülkelerinin kapalı ekonomilerini uluslar arası kapitalist pazara açmak, kapalı ekonomilere denk düşen baskıcı rejimlerin yerine kendileriyle uyumlu olanlarını desteklemek, egemen kılmak gibi hedefleri de içinde taşıyan bir geliş bu. Türkiye bu yeni durumun neresinde? ABD, Türkiye' nin konumuna önem veriyor, Türkiye' yi çıkarları ile bağdaşabilecek önemli bir ülke olarak görüyor. İçinde bulunduğu sorunlarını AB sürecinde çözmesini, daha olmazsa direk kendi politikalarıyla uyumluluk içerisinde sorunlarını aşmasını istiyor, bekliyor. Kürt sorununda, devletin Kürtlerle buluşarak, onları reddetmeden çözümü sağlayabileceğini, Güney Kürtleri ile olumlu ilişki kurmasını, ekonomik ilişkilerini geliştirmesini, petrol ve gazın Türkiye üzerinden kullanılmasını çıkarlarının gereği olarak görüyor. Kafkaslar, Orta Asya enerji hatlarının Türkiye üstünden geçirilip batıya ulaşmasını istiyor. Kafkaslardaki ülkeleri Rus etkisinden uzaklaştırıp Türkiye üzerinden kendisine bağlamak istiyor. Bu çerçevede Türkiye' nin Ermenistan ile ilişkilenmesini, İsrail ile daha uyumlu olmasını, Kıbrıs meselesinin artık gerilim noktası olmaktan çıkarılmasını bekliyor. Bu Türkiye' nin değişmesinin zorunluluğuna işaret ediyor. ABD Türkiye' nin bölünmezliğini, Türkiye' nin istikrar içinde olmasını çıkarları açısından zorunlu görüyor. Dün Türkiye' de askeri darbeleri isteyen, destekleyen ABD bu gün bunu artık istemiyor. Türkiye' de askeri darbeye her zaman kaynaklık edebilen siyasal denklemin artık değişmesini, askerin sivilin emrine girmesini istiyor.

 

* ) Yakın zamanda, bu çerçevede ABD – Türkiye ilişkilerinde bu değişime uygun önemli gelişmeler yaşandı 2007' den bu yana önemli bir dönemeç dönüldü. AKP' nin yeniden bir başına hükümet olmasıyla kızışan bir çatışma süreci ciddi olaylara gebeydi. Laik – anti laik çerçevesinde yürütülen, büyük gerilimlere neden olan, Türkiye' yi bir darbe eşiğine doğru sürükleyen asker – sivil uyumsuzluğu, ancak ABD politikaları üzerinden anlaşılarak aşılabildi. % 47 oyla hükümet olmuş AKP anayasa mahkemesi kapısındaydı, kapatılacaktı, kapatılmadı. Ordudaki hiyerarşik çatlama kendi içinde çözümsüzdü. Ergenekonculuğun terörü içeren darbeci yüzü belli boyutlar içerisinde suçlanarak dava konusu yapıldı. Türkiye' yi batı hattından uzaklaştırıp Avrasyacı bir yöne çekmek isteyen, anti Amerikancı darbecilik faaliyetlerinin önü şimdilik olsun önlenmiş oldu. AKP – asker dengesi, uyumu belli ölçülerde olsun sağlanabildi. Bu çerçevede Türkiye' de politika daha normalleşir bir rotaya yöneldi. Bu durum dış politikaya da yansır oldu. Güney Kürtleri ile ilişkiler yumuşadı, ekonomik ilişkilerinin yönü olumluya döndü. Bu arada PKK' nin silahsızlandırılması, Türkiye' de Kürt sorununda barışçı çözüm ihtimalleri yaygın şekilde konuşulur, tartışılır oldu. Türkiye soğuk savaş dönemi sonrası kendisine bir yer ararken ‘ ' Adriyatik' ten – Çin Seddi' ne Türklük dünyası'' en kart politikacıların bile başını döndürmüş, ayranını kabartmıştı. Avrasyacılık anlayış, algılayış milliyetçi – ulusalcı birlikteliğini ortaya çıkardı, ırkçı siyasette sağ – sol ayırımını ortadan kaldırdı, bu genişleyen eğilimleri farklı bir yere taşıdı. Türkiye' de solun önemli bir kesimi; geçmişteki MDD, Maocu, Sol Kemalist kesimlerden, öteden beri cuntacılık damarından gelen bir kesim CHP' yi de etkileyerek batı değerleri karşıtlı, sözde Anti emperyalist bir yolda yürüdü. Cumhuriyet mitingleri çerçevesinde Türk – İslam sentezinin tarihsel birlik zemini çatırdadı. Milliyetçilerin akıl hocaları bir defa daha solculara geçti. AKP iktidarda, şeriat geliyor. ABD – AB eliyle Türkiye' yi bölecek. Kısacası vatan millet tehlikede. Demokrasi, insan hakları mücadelesi bölücülüğün işine yarıyor. Ve bu psikolojik harekat çerçevesinde yıkıcı - ayırımcı faaliyetler. Ordunun yasal hiyerarşisi içinde olamazsa, hiyerarşi dışında, 27 mayıs 1960 benzeri bir askeri darbe hazırlığıydı olup bitenler. Bu ABD ‘ nin müdahalesiyle geri plana itildi. Hiç de küçümsenmez bu kampanyalar, halk üzerinde yürütülen psikolojik harekat planları sınırlı bir Ergenekon tutuklamasıyla durdurulmuş gözükse de darbecilik kültürü, cuntacılık düşüncesi tuzu kuru bir kentli kesim, devletçi politikacılar, kendilerini halkın üzerinde gören seçkinci zihniyetli kuşaklar nazarında büyük şeyler ifade etmeye devam ediyor.

 

* ) Özellikle günümüz sol anlayışta şaşırtıcı bir tutarsızlık, çarpıklık hüküm sürüyor. Din ve inanç dünyası karşısındaki şabloncu düşünce ve tavır onların açmazlarının başında yer tutuyor. Bu da kendisini toplumun üzerinde görmesi tutum ve anlayışında somutlanıyor. Devlet katından gelen buyruklar, yaptırımlar ona ilericilik, devrimcilik gibi geliyor. Öyle ki; sol Ergenekonculuğu, askeri darbeciliği, cuntacı kültürü bir tehlike, yakın bir tehlike olarak görmüyor, onu masun gösterebiliyor. Emperyalizm ise; onlarda içi temelli boşaltılmış bir kavram, günümüzde sulandırılarak düpedüz bir yabancı düşmanlığına dönüşmüş. Emperyalizm azmış, girdiği yerde insanları, halkları birbirlerine karşı kışkırtıyor / öldürtüyor, kurulu düzenleri - ülkeleri bölüyor / bölmek istiyor, ‘ ' millici ‘' rejimleri deviriyor(!) Onlara bakılırsa Saddam, Esat ailesi, yerelliğe dayanan diktatörler, zorba olanlar millici (!) liderler. Bunlar yetmezmiş gibi düne kadar gerici, şeriatçı dedikleri İran rejimine bile toz kondurmaz oldular. Talabani, Barzani, onlar aşiret lideriymiş. ‘'Dinime küfreden bari Müslüman olsa'' diye karşılık görmez mi bu anlayış. Irak federal birliğinin teminatı, batının demokratik normlarıyla barışık, din referanslı bir rejimden uzak durmayı sağlayan, bu yönde başlıca güç oluşturan Kürtlerden, Talabani ve Barzani' den başkası değil. Bir de başka bir yakıştırma daha. Emperyalizm Kürdistan bölgesel yönetimi ile ikinci bir İsrail yaratılıyormuş, yaratacakmış. Bu gibi anlayışların ırkçı – faşist anlayışlar olduğu, ta ne zamandır biliniyor. Özgürlük, eşitlik, adalet, barış değerleri her türlü yerelliğin, bağnazlığın çözümsüzlüğün panzehiridir. Zorbalıklar üzerinden sağlanan istikrar, devletlerin, egemen güçlülerin tercihidir. Özgürlük, eşitlik, adalet kavramları ise, ezilenlerin, ötelenenlerin, halkların, insan gibi insanların tercihidir. Güçlülerin çıkarları için halkların şiddet – savaş meydanına sürülmelerini, birbirlerine yedirilmelerini kabullenmek insanlıkla asla bağdaşmaz.

 

* ) Ortadoğu' da çatışmazlık ortamı, istikrar arayan her bölgesel ve uluslar arası güç halkları karşı karşıya getirmekten, Kürtlerin birbirleriyle çatıştırılmasından uzak durmak zorundadır. Kürtlerin birbirleriyle çatıştırma işi, Ortadoğu' da Kürt sorununu daha da büyütmek, daha da içinden çıkılmaz bir sorun haline getirmek demektir. Kürt coğrafyasının her bir parçadaki mücadelenin birbirleriyle çatışmasını sağlamak, sorundan kurtulacağını sanmak beyhude bir çabadır. Böylesi yanlışlıklar Kürt sorununu tek bir sorun haline getirmekten başka bir sonuç getirmez. Kürtler geçen yy. başına göre bu gün özgür bir yaşama şans ve imkanına daha yakın durmaktalar. Dünya ve bölge koşulları daha olumsuz değil. AB, ABD bölgeden askeri yoğunluğunu azaltarak geri çekilirken Kürtlerin özgürlük ve insani taleplerini hesaba katmak, Kürtler arası çatışmazlık ortamının gerekliliğini kavramak, bunun gereğini yapmak durumundadırlar. Çatışan Kürtler demek, sonuç olarak çatışan halklar demektir. Kürt coğrafyası üzerinde iç çatışmasızlık Ortadoğu barışı ve huzuru için çok gerekli bir ön koşuldur. Bu gibi hassasiyetin uluslar arası işaretleri de görülebiliniyor. Sorun enerji kaynaklarının denetimi, enerji hatlarının güvenliği ise, çatışmazlık ortamı, istikrarın sağlanıp korunması da o derece önemlidir. Ortadoğu' da değişimin, demokrasinin dinamiğini Kürtler oluşturmaktadır. Bu her türlü abartıdan uzak bir realitedir. Ortadoğu' da daha iyi bir düzen kurulacaksa, ileri bir yaşam yükselecekse, bu ancak insan haklarının gelişmesi, halkların özgürleşmesi, demokrasi ile mümkündür. Ortadoğu' da anti demokrasi, despotizm büyük ağırlığı ile Kürt sorunu üzerinden yaşam bulduğu için; Kürtlerin bütün parçalarda kabul edilebilir bir yaşam statüsü kazanmaları ile Ortadoğu gelişebilir, demokrasi ile tanışabilir. Kürt sorunu çözüm yolunda ilerlemeden, Kürtler eşit insan, eşit halk statüsüne ulaşmadan Ortadoğu' ya huzur ve istikrar gelmez.

 

Türkiye Koşullarında Kürt Gerçekliği;

Sorunu Adıyla, Niteliğiyle Tanımak

 

Türkiye' de Kürt gerçekliği derin bir dezenformasyon ortamı içinde karartılan, üstü örtülen, kaba genellemelerle geçiştirilen bir sorun. Bilgi kirliliği, çarpıtması baş vurulan temel yaklaşım şekli. Olmadık şeytanlıklar bir yana, ‘' terör sorunu'' denilerek 20 milyon bir halkın en temel hak – hukukunun tek kalemde yok sayılması kirliliğin hangi boyutta olduğunu işaret ediyor. Kürt gerçekliğinin neden, terörün ondan kaynaklı bir sonuç olduğu nasıl da çarpıtılabiliniyor. 12 Eylül zorbalığının nasıl bir felaket olduğunu, barışçı siyaset yoluyla çözülebilecekken Kürt gerçekliğinin nasıl şiddet ortamına savrulduğunu, 25 yıldır süren savaş ortamının ne yıkımlara, acılara sebep olduğunu bilmeyen vicdan sahibi bir tek insan gösterilebilinir mi acaba? Bir kere düşünelim; 1938 – 1984, tam tamına 47 yıl…Terörün yanından bile geçmediği bir Kürt gerçekliği vardı. 1960 başlarından başlayıp gelişen barışçı bir Kürt halk uyanışı, demokratik zeminde gelişen Kürt siyasallaşması, sol kulvarda genişleyip - büyüyen bir demokratikleşme olayı vardı. Terör mü vardı o zamanlar? Kaç sol siyasal parti kapatıldı 1960 – 1980 arasında. Suçları da Kürt halkı vardır, haklarını teslim etmek lazım demenin ötesinde bir şey de değildi. 12 Mart darbesiyle Kürt sorunu ile ilişkili bilemediniz topu topuna 500 kadar insan içeri almıştı. Ya 10 yıl sonra, 12 Eylül 1980 darbesi? 10 yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede işler büyümüştü. Yetiştirilmiş özel zebanilerin yönettiği cezaevlerinde insanlar aşağılandı, kimliksizleştirildi, insan onuru paspas gibi çiğnendi. Haydari kamplarına, Saygon zindanlarına rahmet okutan Diyarbakır 5 nolu ceza evi unutulabilir mi? Hangi namus / vicdan sahibi insan bunun üzerine bir bardak su içer? Orada on binlerce insan sürüm sürüm süründürüldü. Yüzlerce insan hunharca öldürüldü, binlercesi yaşam boyu sakat kaldı. Her şeyden öteye insan onuru çiğnendi. Demokratik, barışçı bir yol izleyen Kürt siyaseti şiddete işte böylesi zulümlerden sonra savruldu. PKK zulüm karşı kefesine yerleşerek güçlenme imkanı buldu. PKK' nin akla sığmaz başarısı , bunca yaygın bir alana yayılması, bunca derinlik kazanması asla mümkün olmazdı.

* ) Kürt sorunu deniliyor da, her şeyden önce sorunu tanımak, tanımlamak gerekiyor. Kürt sorunu her şeyden önce bilelim ki coğrafi bir sorundur. Bu nedenle de her şeyden önce siyasetle çözülebilecek bir sorundur. Samimi olan, sorunu anlamak isteyen için işin ruhu tam da burada yatmaktadır. Ata baba yurdu coğrafyasında, öteden beri ta Selçuklulardan bu yana Kürdistan diye tanınan / bilinen kadim bir coğrafyada çoğunluğunu bu güne kadar koruyabilmiş, dili – kültürü, farklılıkları ile yaşayan bir halktır Kürtler. Geçen yy başlarından bu yana coğrafyası, doğal yaşamı, sosyal dokusu, dili, kültürü bölünmeye uğratılmış, özgür yaşam yolu engellerle örülmüş bir halk. Diğer yandan; geri bıraktırılmış olmaktan, olağanüstü usullerle yönetilmiş olmaktan dolayı 1950 yılından bu yana dışarıya göç veren, gittiği yerlerde büyük topluluklar, koloniler oluşturan, büyük ölçülerde insanca bir yaşam imkanı bulamayan Kürtler batı bölgelerinde diğer halk topluluklarından farklı, geldikleri yerlerle bağlarını şu ya da bu şekilde koruyarak, ciddi bir azınlık oluşturmaktadırlar. Kısacası Türkiye koşullarında ‘' Kürt sorunu ‘' diye ifade edilen sorunun birbirlerine bağlı iki yüzü, iki farklı cepheden görünüşü var. Birincisi, coğrafi bir sorun oluşudur. Bu yanı sorunun belirleyici olan yanıdır. İkincisi; göçtükleri yerlerde ciddi azınlık sorunu yaratmaları, kimlik hakları sorunu ile yüz yüze olmalarıdır. 25 yıldır süren şiddet ve savaş ortamında, varılan noktada 20 milyon diye kabul gören Kürt halkının aşağı – yukarı yarısı bölgede, diğer yarısı da batı illerinde yaşıyor. 1980 yıllarına kadar daha iyi bir yaşam kaygısıyla kendi iradeleri ile göçenler bu gün farklı bir yerde ve konumdalar, iyi bir yaşam tutturabildikleri oranda asimilasyona uğramışlar, tam karşılığı ‘' Kürt kökenli vatandaş'' durumunu benimser hale gelmişlerdir. Şiddetin önünde savrulup namus belası gelenler de öncekilerden, kendi istekleriyle gelenlerden farklı sorunlarla, umutlarla yüz yüzeler. Onların kafaları – yürekleri olumsuz yaşam örnekleriyle / deneyleriyle yüklüdür. Çok şeylerini yitirmişlerdir. Taşıdıkları değerlerin geldikleri yerin ölçüleriyle uyumsuzlukları sürmektedir. Ötelenen bu kategorideki Kürtler iş bulmakta zorlanmakta, bulabilirlerse ucuz iş gücü olarak kabul görmekteler. Siyasal tercihleri radikal Kürt siyasallaşmasına, kederli yüzleri büyük ölçülerde baba ata topraklarına dönüktür. Koşullar savaş / şiddet koşulları ne zaman insana saygıyı esas alan onurlu bir barış ortamıyla nasıl- ne zaman gerçekleşir, bu günden bilinemez. Kısmet olur silahlar sustuğunda, koşullar normalleştiğinde, batıya göçmüş Kürtlerin ne kadarı geriye dönüş yapar, o başlı başına ayrı bir irdelemenin konusu olabilir.

 

* ) Her şeyde olduğu gibi soruna adını vermekle ve sorununu olduğu yerde görmekle, olduğu gibi kabullenmekle başlar iş. Kürt sorununda bu başlangıç noktası yakalanmış değil henüz. Farklılıkların kabulü bizi bir başına bölmeye neden olur şeklindeki tarihi korku, sendrom , devleti yönetenlerin, seçkinci okumuş yazmış devletçi takımının başlıca sıkıntısı. Kürde açıkça Kürt demekten, ana diline Kürtçe, kültürüne Kürt kültürü demekten sakınılıyor. Kürtlerin belli bir coğrafyada öteden beri yaygın bir kimlik olduğunu, yerli bir halk olduğunu, gurupsal haklarının kaçınılmazlığını görmek, kabullenmek istemiyor. Bireysel haklar, kültürel haklar çerçevesinde hakları onlara yeterli haklar olarak görüyor. Kimlik belirlemesine kalkmadan toprağa bağlı vatandaşlık tarifinden uzak durup, Kürt halk gerçekliğine, kamusal alanda kendisini ifade etmeyecek / edemeyecek bir alt kimlik statüsü dayatıyor. Anadilde yayın, basım konusunda geniş serbestlik, anadilde eğitim hakkı açıkça kabullenilmiyor. Kanal şeş örneğinde olduğu gibi uygulamadaki iyileşmelerin yasalaştırılması bile istenmiyor. Kimlik siyaseti denilerek Kürt coğrafyasında halkın kendi geleceğini, köyünü kasaba ve şehrini yerelden sahiplenmesi yasak bir alanda tutulup, engellenmek isteniyor. Halkın kendisini daha kolayca ifade edebileceği, sorunlarını yerelde takip edip çözebileceği, demokrasiyi yerelde gerçekleştirebileceği, kaynaklarını yerelde sağlanmış, güçlü donanımlı yerel yönetimlerden sakınıyor. Türkiye artık Ankara' dan yönetilemez, demokrasi de ancak yerelden kurulup gelişebilir diyen tecrübeli politikacılar var. Ancak söz konusu Kürt sorununun çözümü olunca düşüncelerinden çark edebilmekte, her şeyi Ankara' dan yönetelim noktasına yeniden dönebilmekteler.

 

* ) Genel seçim havasında geçen 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin sonuçları oldukça aydınlatıcı oldu. Türkiye partisi olmak Türkiye' nin tüm sorunlarını üstlenen, her seçim bölgesinde örgütlülük anlamında ben varım diyen parti demekse, AKP dışında böyle bir parti yok. CHP, MHP ve diğerleri Kürt coğrafyasını bir yana bırakmışlar, Kürtlerin de sorunlarını çözen parti olma niyetleri, hevesleri yok, bu iş askerin işi, o halletsin tutumu içindeler. AKP Kürtler konusundaki tavrını, iddiasını hala koruyor. AKP, ‘' Din kardeşiyiz, bin yıldır birlikte yaşamışız, kız alıp vermişiz, can – ciğer yekpare bir bütün olmuşuz ‘' biçimindeki geriye, tarihi geçmişe göndermelerinin bir başına yetmediğini görülüyor. AKP, genel olarak Türk – İslam sentezcileri DTP' ne karşı gerilediğini, daha da gerileyebileceğini de görüyorlar. Halkı olduğu yerde gören muhafazakarlığın, tarih ortaklığı, İslam kardeşliği vurgulu politikalarıyla Kürt halkına söyleyecek sözünün olduğu, olabileceği her zaman için düşünülmelidir. Ama değişen koşullarda bu günün ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamaz. Diğer yandan Türk - İslam sentezi siyasal akımı güçlü kılan belirgin bir zaaf DTP bünyesinde yaşanıyor. Nedir bu zaaf? Söz buradayken buna işaret etmek gerekiyor. Jakoben sol bir kültür, Kemalizm' le örtüşen bir siyasal kültür damarı genel hatlarıyla Kürt sol siyasetlerinde, özellikle de DTP bünyesi içinde yaşam sürdürüyor ve bu tarzı siyaset Kürt kadrolarının yaşamında baskın bir eğilimi ifade ediyor. Bu tip tutarsızlıklar Kürt sorununda hak etmediği halde AKP' ye puan kazandırıyor, elini güçlendirme imkanı sağlıyor.

 

* ) DTP' ne gelince, o bu son yerel seçimlerde başarılı oldu. Türkiye genelinde örgütlü bir partiyim, Türkiye' nin tüm meseleleriyle ilgiliyim dese de, o fiilen bir bölge partisi zeminine oturdu. Türk kamuoyu bunu daha da böyle algılar oldu. Batı' da aldığı oylarsa büyük ölçülerde canı yanmış, radikal olma konumundaki Kürtlerin, onlara destek veren radikal sol kesimlerin oylarıydı. DTP içinden bir değişim yaşadığı / yaşayacağı, yenilenme ihtiyacı içinde olduğu da açıkça görünür hale geldi. Bunun açık belirtileri, sonuçları yerel seçimlerde görüldü. Bastırılmış ve fakat yakın zamana kadar yeterince ifade edilmeyen Kürt kimliğini, kimlik haklarını, özellikle dil ve kültür haklarını öne çıkarıp, açıkça seslendirdiği için DTP başarılı oldu. Bir de bölgenin kalkındırılması, işsizlik ve yoksullukla mücadele yanıyla kendisini açık taahhüt altına almasını becerebilseydi başarısı daha da büyük olurdu kanaatindeyim. DTP' nin açıkça ifade ettiği gibi PKK ile kitle tabanları ortak. PKK' den de etkilenmemesi mümkün değil. Neden sonra kendisine has politikalar geliştirmek gibi bir gerekliliği fark eder duruma da gelmiş. HEP' ten başlayan 20 yıllık bir açık siyaset sürecinde bu gelenek özellikle, aydın unsurları, kent kültüründen gelen binlerce insanı saflarının dışına itti. Onlara kendi dışında bir başka şans da tanımadı. Kendi içinde demokrasiyi önemsemedi, tabir uygunsa ‘ ' hane halkına'' karşı daha otoriter oldu. Artık değişmenin, geniş ufuklu olmanın, daha derleyici – toplayıcı roller yüklenmenin zamanıdır. Benimsemesi gereken yeni politikalar içinde kendi partileri dışındaki Kürt kesimlerine, özellikle de Kürt aydın çevrelerine karşı olumlu yaklaşım geliyor. DTP bilinen nedenlerle Türk aydın çevrelerine gösterdiği yakınlığı Kürt aydınlarına göstermiyor. Kürt halk mücadelesi içinde Kürt aydınlarına karşı burun kıvırma, daha ötesi onları karşıya alma gibi bir tutum ve davranış egemen. Bilinmeli ki bu anlayış Kürt halk uyanışı – özgürleşmesi - aydınlanması önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Kürt özgürleşmesinin; köylülükle, yoksullaşan orta sınıf kesimlerle sınırlı bir mücadele olmadığı, kentliliği dışarıda bırakmanın onarılmaz bir hendikap oluşturduğu, oluşturacağı, gelişmeyi önleyeceği bilinmelidir.

 

* ) DTP dışında olan Kürt kesimlerinin, partilerinin, siyasetçilerinin büyük bir çoğunluğunun DTP karşısındaki tutumlarının son dönemlerde biraz olsun düzelmesine rağmen, olumlu bir yolda olmadığını söylemek gerekiyor. Kafayı 30 – 40 yıl öncelerine takıp, üç - beş yumurtanın üzerine oturup bir şey yapıyorum sanmak akıl karı değil. Yaşamın akışını, geldiği noktayı görmezden gelmek doğru değil.İşin büyüdüğünü görmek, yeni kuşlaklara şans tanımak, onlara güvenmek lazım. Her yanlış karşısında doğru – gerekli çıkış mutlaka bir farklı parti kurmakla olmaz. Her şey siyaset, partiden ibaret değildir. Parti de desinler diye kurulmaz, yürütülmez. Nihayet siyaset; en geniş kitlelerle buluşma, halka güvenme, onlarla birlikte mücadele yapma ve başarma işidir. Başkasının yanlışı üzerinden ne siyaset olabilir, ne de siyasal bir parti ayakta kalabilir. Başkasının yanlışı sizi kendiliğinden doğru ve haklı kılmaz. Siz bizzat yaptıklarınızla kendinizi kanıtlama, yaptıklarınızla kazanma durumundasınız. Bir işi ya o yapar ya ben, bu cahillik döneminin bizde yaşayan değerlerindendir. Bu, ufuksuz, dar bir bakış ve anlayıştır. O anlayıştan özgürleşme çıkmaz, ancak sen – ben itişmesi, aşiret kavgası benzeri bir kavga çıkabilir. O da amaca varmayı engeller. Varılan yerde Kürt sorunu oldukça büyük bir sorun, Kürt mücadelesi büyük bir mücadele. Kendi göbeğinizi kendiniz kesecek, kendi geleceğiniz üzerinde söz sahibi olacaksanız iş bölümü, kurumlaşma her şeyden önemlidir. Her gayretli, vicdan sahibi insan bir yanından tutacak işin. Siyasal gidişi, platformlar / inisiyatifler çerçevesinde yine siyaset yaparak etkilemek, siyasal yanlışlarla mücadele yapmak da mümkün. Koşulları oluşursa, halk tarafından ilgi – destek görürse, başka partileriler de gündeme girer, yaşam bulur.

 

* ) Kürt siyaset cephesinden eksiklilikler / yanlışlıklar var, hem de kıyamet gibi.Kaba, şiddetten güç alan siyaset başlıca mücadelemiz olmuş. Kürt dili, edebiyatı, bir bütün sözlü kültürümüz yazı ile buluşamamış. Kürt okuryazarı, bir de meslek edinmişse biz Kürtler onlara ‘ ' okumuş ‘' kimse anlamında ‘'aydın'' deriz. Oysa aydın hem aydınlanan ve hem de çevresini aydınlatmaya çalışan kimsedir. Entelektüel ise; o aydından da öteye bir sıfatı ifade eder. Diyeceğimiz; Kürt fikir dünyası tam bir fukaralık içerisinde.Kürt aydınlanması korumasız, çıplak, anadan üryan. Kürt okumuşlar feyz aldıkları(!) Türk kardeşleri gibi. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi.Ufku dar, merak eden, okuyan / araştıran bir yapıda değil. Kürtlerin olup bitenlere halkının penceresinden bakan, stratejik çalışma yapan, fikir üreten bir gurubu, tek bir internet sitesi bile yok. Bu kadar büyük bir mücadele düşünelim ki kendi evinde, iç dünyasında fikri özgürlüğünden, çoğulcu bir anlayıştan yoksun, bu durum insana acı vermez mi? Ama Kürt aydınlanmasının önemi görülmek, kavranmak üzere, bunun bir takım alametleri de yok değil. Kürt modernleşmesi / aydınlanması sorunlarını sahiplenecekleri arıyor. Bu çerçevede ifade edelim ki; Kürt modernleşmesinin referansı ne bölge pazarını sahiplenmekten uzak burjuvazi, ne de kolları kanatları budanmış, tanınmaz hale getirilmiş Kürt aristokrasisidir. Onlar ipi ellerinden kaçırmışlar. Kürt mücadele geleneğinde güçlü olmak kolay, onu sürdürebilmek ise zordur. Erken iktidar olmak, ne oldum delisi olmak bilelim ki başa beladır. Birçok olumsuzluğa rağmen Kürt modernitesinin kendisini kadınlar, genç kuşaklar üzerinden ifade etmesi önemli bir hareket noktasıdır. Özgürleşme, aydınlanma, modernleşme adına olumlu bir kazanımlardır.

 

Çözüm yakın mı, Kaf dağının ardında mı?

 

Ret – inkar dönemi kapanmak üzere. Bir başka ifadeyle ipin ucu yakalanmış, ele sarılmaya başlanması yakın. Gelişmeler bunun işaretlerlini veriyor. Değişime doğru ilk adımlar nasıl atılacak?Her şeyden önce ellerin tetikten çekilmesi, çatışmazlığın sağlanması, bunun sürekli kılınması lazım. Silah patladığı, ölümlerin olduğu yerde sözün hükmü kalmaz. Kürtlerin kazanımların her aşamada ‘' özgürlüğü hak ediyor muyum ‘' diye sormasında fayda var. Uzağı yakın kılmanın yolu; özgürlüğü gerçek anlamda hak edebilmek, bunun için iş bölümü ve kurumlaşmaları yaygınlaştırmak ve mücadeleyi zenginleştirmek, kalitesini yükseltmekten geçer. Kürt sorununun potansiyellerinin sınırlı bir bölümü kullanılabiliniyor. Şiddete endeksli mücadele potansiyellerin kullanımını sınırlıyor. Gecikmiş bir özgürleşmeyi yaşayan biz Kürtler büyük ölçülerde hala reaksiyoner bir halkız. Elinden lokması alındığında kıvranır, homurdanırız. Zorbalığa karşı tepki vermede, zorbalık sürdükçe direnmede becerikliyizdir. Mücadeleyi sona ulaştırma da ise beceriksiz. Siyaset ve diplomaside donanımsızlığımız, fikir dünyamızın fukaralığı en büyük eksikliğimizi oluşturuyor.

 

* ) Kürt özgürleşme mücadelesi bir halk mücadelesi olarak sürüyor. Kürtlerin temel talebi özgür kimliğiyle eşit halk statüsünü kazanmak, geleceğinin sahibi olmaktır. Karşılık görebilirse gönüllü birlik içinde bir arada yaşamak Kürtler açısından tercih edilen bir durumdur. İnsanların özgür kimlikleriyle yaşamaları onların hakkıdır. İnsanların ve halkların eşitliğini savunmak da öyle.Gönüllü birliği savunmak barışa verilen değeri ifade Diğer yandan aile yaşamında olduğu gibi, halklar bakımından da boşanmak da bir haktır, ama bir zorunluluk değildir. Köle ile efendinin evliliği, kalıcı, güvenilir bir beraberliği ifade etmez. Özgürlük ve eşitlik; gerçek, kalıcı bir birliğin temelidir. Aynen bildiğimiz evlilik gibi. Bu eşitlikçi temel kurulup - korunabilinirse hiçbir halk diğerinden ayrılmayı düşünmez. Kürtlerin ilkel milliyetçilik yapabilmelerinin, kendilerini diğer halklardan üstün görmelerinin nesnel imkanlarının olmadığı, böyle bir eğilim içinde olamayacakları kolayca görülebilir. Nesnel durum bu. Kürtlerin şu dünya koşullarında böylesi bir yerelliğe, bağnazlığa düşmeleri için ne imkanları uygun, ne de şimdiki durumuyla böyle bir hevesleri, yönelişleri var. Kürtler uygar insanlığın gözleri önünde, onların eleştiri ve denetimine açık bir mücadeleyi sürdürüyorlar. Kürtler özgürlük, eşitlikçi ve gönüllü birlikçi bir yolda yürüyorlar. Bölücü, ayrılıkçı değiller.

 

Türk halkı ile özgür – eşit koşullarda gönüllü birlik içinde yaşama için mücadele Kürtleri olgunlaştıracaktır, özgürlüğü hak eder, örgütlü – donanımlı bir konuma yükseltecektir. Türk halkı da bundan, eşitleşmekten kendi adına çok şey kazanacaktır. Bu konuda son sözlere gelelim. Çözüm hala uzak mı, yoksa çözümün eşiğinde miyiz? Çözüm devletin değil, halkların işi, halkların gönüllü birliği konusunda bir iradeyi gerektiriyor. Kürtler sorunun kullanılamayan potansiyellerini harekete geçirebildiği ölçülerde birlikte yaşama arzusu güçlenecek. Yani Kürt çözümü büyük ağırlığıyla Kürtlere bağlı. Sorunun çözümünün yolunu bizzat Kürtlerin kendisi açabilir. Kürt kimliği siyasallaştıkça, Kürt eşitlikçi mücadelesi potansiyellerini kullandıkça güçlenecek, Türk halkıyla buluşmasının, etkileşmesinin önü o ölçülerde açılacaktır. Kürt sorununda şiddet bir sonuçtur. Çatışmazlık, ardından silahları temelli bırakmak sadece şiddet ortamına son vermektir. Kürt sorununda önemli bir sonucu ortadan kaldırmaktır. Şiddetin saf dışı kılınması ile sorun kendiliğinden çözülmüş olmuyor, çözüm şartları yaratılmış, çözüm imkanları sağlanmış oluyor. Yerellik, dar milliyetçilik, bu iş buraya kadar şeklindeki anlayışı Kürtler bakımından bir tuzaktır. Çözümün sihirli anahtarı hak – hukuk arayanların elindedir. Asıl olan özgürlüğü hak edebilmektir.

 

‘' Oldu bitti maşallah ‘' anlamında sözde bir çözümse, çözümsüzlükten başka bir şey olmaz.

 

04.06.2009 / İZMİR