M.HÜSEYİN TAYSUN
azattaysun@hotmail.com       

 

İlker Başbuğ'un 14 ve 29 Nisan değerlendirmeleri ve Türkiye'de demokratlaşmak

Türk Genelkurmay Başkanı İlker BAŞBUĞ'un, istisnalarını da koyarak yazılı ve görsel medyayı davet ettiği son sürece yönelik değerlendirme/aba altından sopa gösterme toplantılarının ikisini de büyük bir dikkatle izlemeye çalıştım.

 

Ancak hemen belirteyim ki, bu toplantıların zamanlama açısından Türkiye'de ve bölgede üç önemli konuya denk getirilmesi oldukça anlamlıydı. Bunlardan birincisi bölgedeki seçim sonuçları, ikincisi Kürtlerin tüm siyasi örgütlerinin katılacağı bir Kürdi konferansın Güney Kürdistan'da düzenlenmesi çalışmaları, üçüncüsü ise Ergenekon terör örgütü ile ilgili bilgi, belge, silah ve mühimmatların kamyonlar dolusu ortaya çıkması ve bahsi geçen örgütün geçmişte katlettiği Kürt aydın ve yurtseverlerin kemiklerinin bölgenin kazılan her karış toprağından fışkırmasıdır.

 

85 yıllık red, inkâr ve imha politikalarının özel mimarı ve uygulayıcısı olan militarist anlayışın, demokratikleşmeye zorlayan Dünyadaki demokrasi çevrelerine, Kürt ulusal demokratik mücadelesine ve Türkiye halklarının demokratik istemlerine daha fazla karşı koyma olanağının kalmadığı bu süreçte, TSK'nın da 85 yıldır uygulaya geldiği yanlışlarında daha fazla direnebilme şansı olmadığından ayrıca strateji ve taktiklerini soğuk savaş dönemine göre dizayn etmiş olan TSK'nın, dünyadaki son gelişim ve dönüşümlere ilgisiz kalması elbette ki olağan bir durum da değildir.

 

Ancak asimilasyon, red, inkâr ve imhayı temel prensip olarak kabullenmiş ve bunun bütün avantajlarını yüzyıla yakın bir dönem kullanmış olan TC devletinin vurucu gücü olan TSK'nın tatlı bir rüya sonucu merhamete geldiğini düşünmek de mümkün değildir.

 

Bu anlamda Türkiye'de parlamento dâhil tüm kurumlar üzerinde tartışmasız etkinliği olan ve de dünyaya hükmeden güçlerin siyasi ve stratejik değişikliklerini dikkate almak zorunda kalan TSK'nın da dünyadaki ve bölgedeki değişimlere göre kendini yeniden gözden geçirme gereği doğmuştur.

 

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki özellikle son 25 yıldır TC devletinin tüm ekonomik kaynaklarını savaş harcamalarında tüketen ancak geçmişteki alışılmış sonuçlara ulaşamayan TSK, gerek dünyaya hükmeden güçler tarafından gerekse ülkede gelişen ulusal demokratik muhalefete karşı niyeti farklı olsa bile söylem, üslup ve taktiksel anlamda değiştiğini dillendirmek zorunda kalmıştır.

 

Ancak gerek 14 Nisan ve gerekse 29 Nisan'daki toplantılarda İlker Başbuğ'un açıklamalarının satır araları ciddi bir biçimde incelendiğinde görülen o ki ne Kürtlere yönelik red, inkâr ve imha politikasından zerre kadar nedamet duyma ne de Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşmesi için en ufak bir katkı sunma niyeti yoktur.

 

Bunu İlker BAŞBUĞ'un 1938–1984 yılları arasında Türkiye'nin huzur içerisinde geçirdiğini ifade eden sözlerinden ve ayrıca Deniz BAYKAL gibi açık konuşmazsa dahi Ergenekon terör örgütünün ince sözcüklerle militan avukatlığını yapmasından çok rahatlıkla çıkarabiliriz.

 

Şimdi sormak gerekiyor:

 

1- TSK, 1938 ve 1984 yılları arasında Türkiye huzur ve refah içinde idiyse 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerini hangi ihtiyaca ya da hangi uluslar arası direktiflere göre yaptı?

 

2- TSK, Darbe yapmak için Türkiye'de yaşayan Kürtlerin ulusal demokratik mücadelesini statükocu anlayışı zorlar sınırlara dayandırmasını mı bekliyordu?

 

3- Türkiye'de ve dünyadaki tüm gelişmeler hakkında bilgi ve fikir sahibi olan hatta bu bilgilerini, zırhlı araçları tahrip edecek kadar güçlü lav silahını oyuncak tabancaymış gibi topluma lanse eden TSK'nın bu bilge kişileri, 23 Nisan çocuk bayramında, katledilen masum Kür çocuklarından bahsetmezken bu çocukları ve onların acılı ailelerini bu ülkenin özde yurttaşı saymadıklarından dolayı mı fikir beyan etme gereği duymadılar?

 

Sonuç olarak Kürtler bu ülkede Türklerle özgür, eşit ve kardeşçe yaşamak isteseler bile Yüzyıllardır onları köle gibi kullananlar özünde alışılmış alışkanlıklarından bir türlü vazgeçemiyor ve üstün ırk anlayışından kendilerini bir türlü arındıramıyorlar. Bu anlamda egemenlerin ses tonları, üslupları ve taktikleri değişse dahi niyetlerinin değişmediği gün gibi aşikârdır.

 

Ayrıca Genelkurmay başkanını can kulağıyla dinleyen ‘'her Türk asker doğar'' terbiyesiyle yetişmiş sözde solcu ve demokrat kalemşorlara ne demeli. Bir iki istisnası hariç azar işitmeye alışkın köşe yazarlarının İlker BAŞBUĞ'un üslubunu allayıp pullayıp süper demokratlığa yormaya çalışırken Kürt çocukları üzerinde uygulanan vahşete neredeyse satır bile ayırmaya tenezzül etmediklerini unutmamak gerekiyor.

 

Burada yıllar önce tanığı olduğum bir olayı anlatmak istiyorum:

 

Yaşlandığım için okurlarım ve o dönemde birlikte olduğum arkadaşlarım beni bağışlasınlar. Yıl 1978 veya 1979, İstanbul Van öğrenci yurdunda yanlış hatırlamıyorsam müdürlük yapan M. Emin ECE isminde devrimci bir arkadaşımız sömürgeci faşist katiller tarafından öldürülmüştü.

 

Bu şehidimizin cenazesini memleketi olan Van'a götürmüştük. Ancak Türkiye'nin her tarafında siyasi cinayetlerin olduğu bir dönemdi. Van ili ise o güne kadar her hangi bir siyasi cinayet olmadığı gibi oldukça sakin bir kentti. Daha cenaze yoldayken o dönemin Van'daki siyasi parti il başkanları(en sağdan en sola kadar), Van'ın ileri gelenleri, kanaat önderleri, din adamları yaklaşık 30 kişi Van Valisini ziyarete giderler. Oldukça demokrat özellikli Van valisi bu heyeti kabul eder ve der ki ‘'sebebi ziyaretiniz nedir?'' Heyetin sözcüleri ziyaret sebeplerinin kentlerine gelen cenazeyle ilgili olduğunu söyler ve her şeye rağmen Van'da herhangi bir olayın çıkmaması için ortak karar aldıklarını, ilin en büyük mülki amiri olduğundan dolayı da kendisinden yardım istediklerini iletirler.

 

Ancak demokrat nitelikli Van valisinin bu heyete dönerek söylediği çok anlamlı bir o kadar da düşündürücü cevabı şu olur:

 

‘'Beyler sizin Vanlılar olarak olay isteyip istemediğiniz çok önemli değil, eğer bu ilde birileri olay ve kargaşa olsun istiyorsa benim de sizin de bu olayları engellemeye gücümüz yetmez. Bu söylediklerim aramızda kalsın, size güle güle diyorum.''

 

İlginç olan, İlker BAŞBUĞ'un ilk açıklamasını yaptığı saatlerde ülke çapında DTP'lilere yönelik kapsamlı bir operasyon başlatılıyor. Akabinde Kürt konferansının tarihi belirsiz ertelenmesi gündemleşiyor ve bunun hemen peşinden Güney Kürdistan'da PKK'lilere yönelik operasyon adı altında masum Kürt köyleri bombalanıyor. Hemen bunun peşinden ırkçı şoven Arap milliyetçiliği Musul kenti ve civarındaki Kürt kazanımlarına yönelik saldırıya geçiyor.

 

Bütün bunları bir arada düşünüp, değerlendirdiğimde 30 yıl önce yaşadığım Van olayıyla bugünkü olaylar arasında mantıksal olarak büyük bir fark olmadığını görüyorum. Bu tecrübelere dayalı olarak Kürtlere ve namuslu Türkiye demokratlarına diyorum ki hiçbir şey tesadüfî değil, birbirini besleyen ama sonuçta özellikle mazlum Kürtlerin ve Türkiye'deki ezilen insanların mağduriyeti üzerine kurulu bu sistemi iyi tanıyalım ve ona göre kendimizi tanzim edelim.

 

Saygılarımla

01/05/2009

 

M.HÜSEYİN TAYSUN