Merhaba Sevgili Dostlar 2004 yılında karaladığım benim için çok

değerli olan bu deneme yazımı bugün sizinle paylaşmak istiyorum.

Selamlar saygılar.... Başarılar...

 

Turan TAŞ

ADANA

_________________________________________________________________

"Açilmamiş kanatlarin büyüklüğü bilinmez"

Henüz yenilenmemiş eski yollarda, uzun zamandan beridir kaybedilen ve

artık solmuş bir duyguyu, taze sevgilinin izlerini soluyarak zaman

tüketiyoruz cömertçe! Saçma ayrıntıları sokağa dökerek, günahsız bir

ömrün tadını çıkarmaya çalıyoruz. Tek tanıdık ve artık eskimiş,

gölgelerden bir ışık yaratamayan yüzümüzü de bulamıyoruz! Öncekilerden

kalmış, birikmiş hıncımızla, yaralı yüzümüzle yalnızlığımızı yüceltip

onunla yaşlanıyoruz!... Ve içimizde geçmişin genç yüzüne direnen bir

ömrü sığdırarak her geçen gün bu "direnişçinin" bir parçasını

katlediyoruz!... Bu "yüzden" sevdiklerimizden her geçen gün bir parça

hem ruhumuzu hem de bakışlarımızı kaçırarak kaderimizi zorluyoruz.

Yaşayabilmek ihtimaline bir parça mutlu karanlığı tercih etmemiz ne

hazin bir acı!

 

Hatırlıyorum, hayatım boyunca hiç düşleyemediğim o tarifsiz acıları

yaşamadan evvel; bizi bizden bağışlayan; bizi bizden esirgeyen; o sır

dolu yıllarda, sevgilerimizi ne cömertçe paylaşırdık!... Galiba, bir

sevgiliyi bir dostu tanımak bunlarla yaşayabilmek ve aşkın gücünü

kutsamak için onurlu bir ölümü bir sis perdesine değiştirerek,

içimizdeki vahşeti evcilleştirdik. Umut alevlenmeden güneşin doğuşunu

nasıl erteleriz. Ne büyük yanılgı bu!…

 

Her geçen gün gözümüzün feri büyüyor! Böylece karanlığa daha çok

alışıyoruz, buralarda daha iyi görüyoruz. Bizi bizden alıp giden

tutkumuz böylece çoğalıyor. Göremediğimiz, anlamamıza bile fırsat

verilemeyen bir ustalıkla şehvete sürükleniyoruz. Bulutlar gibi kalın

görüntülerimizi silikleştiren sisler çoğalıyor!...

 

Varlığımıza kurulan şey bize sahip olmak istiyor. Ve ona artık

zihnimizdekinden daha fazlasının veriyoruz. On beşinde ölesiye

sevdiğimiz sevgililerin taze ve bereketli kokusu siliniyor ruhumuzdan.

Bu silici de kim? Henüz dokunulmayan hüzünlerimiz neden

sıradanlaşıyor. Ve artık sevgilerimizin de hayaletten başka bir şey

olmadığı ilan ediliyor! Sadakat sevgiyi; ihanet kalbi vurmuyor!

 

Bana sıradanlığı olağanüstü yapan şey nedir diye soruyorlar. Bilinen

hikayeler anlatılır elbet… Oysa mazide kalmış izler nasıl bulunur?

Zamanın merhem olamayacağı yaralar vardır. Bunların bazıları

derindedir, izi kalır!...

 

Kendimizden uzun zamandır ırak tuttuğumuz duyguları bizlere yeniden

yaşatan; gülüş ve hüzünleriyle bile bizlere coşku veren dostlarımız,

bir kış günü "yaşadıkları mekânlara" sığındılar. Onlara bu yıl da

bahar gelmedi!...

 

Bilinmeyen bir yâr'in yaşattığı yorgun keyfin; biten günün binlerce

biçim alışına açık gözlerle bakamadan körelmek; sevdikleri için

savaşanların "özensiz kaygılarını" haykırıp bugün de savrulduğu güçlü

iradeleri hatırlıyorum. Sessizce bekleyen, kılıcını kınında tutan

savaşçılar neden yorgunlar? Sevgi, dostluk, onur ve aşk için

dövüşenleri, hayat ve acılar arasında terk edilen diyarın son gemisine

uğurladığımı bir türlü unutamıyorum!... Bu nedenle şatafat, felaketi

ve başımız gelecekleri önlemiyor. Nehrin iki yakasında kalmış

dostların kurdukların köprünün enkazını görmek ne acı..

 

Her kahramanın hikayedeki rolü farklıdır. Bu nedenle bazı hikayeler

bitmek zorundadır. Kendi kaygılarına düşenlerin karanlıkta rolleri

devam eder elbet. Ancak, asıl olan hikayenin sürmesidir.

 

"Zamanın iki yüzü, iki boyutu var. Uzunluğu güneşe genişliği tutkulara

uyarlanmış... (Ömer Hayyam)"

 

Sevgililerin bile kimi zaman kendine ve başkalarına "kapalı olma"

hakları vardır. Çünkü, söylenecek küçücük bir söz yada eylem;

incitebilir ve hatta kırabilir bizleri…

 

Kaldı ki, yaralı kuşlar bile ölürken saklanır.

 

"Nafile zamanlara ağıt yakılmaz, zamanı gelmişlere de yas tutulmaz."

 

18.12.2004