Hangi Kürtler?

Sedat Yiğit

 

Farz edelim ki metropollerin birine bir şekilde kapak atmış bir Kürt delikanlısısınız.

Ve diyelim ki biraz da zeki olduğunuz için “dünya standartlarında” eğitim veren bunun yanında da promosyon olarak paketler halinde ideolojik “desteğini” esirgemeyen, kafeteryalarının önünde öne doğru eğimli parlak arabaların ve en az üç kişiyi alabilecek taşıma kapasitesine sahip gıcır gıcır motorsikletlerin ve tabii ki camdan hayranlıkla bakan, filmlerden fırlamış, her zaman hayran olduğunuz o sarışın-mavi gözlü kızların bol olduğu bir University'ye yerleştiniz. Buraya kadar hiç de fena görünmüyor.Her şey güzel! Tam da yerine düşmüştünüz.

 

Barınacak bir eviniz olmadığı için önce bir yurt deneyiminden geçmeniz gerekiyor. Acemilik dönemi de denilebilir buna. Belli ki hala şanslısınız ve bir memleketliniz düşmüş sizin odaya. Sonra densizlik edip kendi aranızda konuştuğunuzda, dışarıdan bakıldığında “kart-kurt” sesler çıkaran iki yaratık görünümüne büründüğünüz o kaba dili konuşmaya başlıyorsunuz. Odadaki diğer arkadaşlarınızın şüpheli bakışlarının üzerinize çevrildiğini fark ediyorsunuz. İşte başkası olduğunuzu hissettiğiniz ilk an gelip çatmış oluyor. Birkaç gün sonra her bloğa tahsis edilmiş elinde tesbihi ile dolaşan, bir eli cebinde diğer eli sürekli havada tehdit pozisyonunda olan, genellikle sürü halinde dolaşmayı seven “reis” tabir edilen şahsiyetin, yanında birkaç kişi ile odanıza daldığını görüyorsunuz. Ondan gerekli talimatları aldıktan sonra artık daha bir temkinli davranmanız gerektiğini içselleştirmiş durumdasınız. Eğer yurt içinde karşıt iktidarı oluşturacak bir örgütlülüğünüz yoksa ve maddi durumunuz da el verdiyse eve çıkmaya karar veriyorsunuz.

 

Kısa süren bir yurt deneyiminden sonra evinizi paylaşacağınız arkadaşlarınızın niteliği hakkında genel bir kanıya varmış oldunuz. Artık rahattınız. Dilediğiniz gibi sohbet edebilecek, şarkı söyleyip müzik dinleyebilecek, sayınız üçü dördü bulmuşsa dayanamayıp halay bile çekebilecektiniz. Artık derslere yoğunlaşma zamanı gelmişti.

 

Dikkatle dinlediğiniz derslerden birinde söz alıp konuşmaya başladınız. Gayet de mantıklı konuşuyordunuz ama yan tarafta oturan iki güzel bayan arkadaşınızın kikirdemeye başladığını fark ettiniz. Acaba yanlış bir şey mi söylüyorum diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hayır bir yanlışlık yoktu. Gırtlaktan konuştuğunuz kendi dilinizden dolayı İstanbul Türkçesi ile konuşmayı beceremiyordunuz. Yine çok kabaydınız! Bir kez daha özgüveniniz kırılmış oluyordu.Elbette metropollerde yaşayan her Kürt genci gibi siz de bir gün sarı saçlı kıza aşık olacaktınız. Bu aralar başka bir şey düşünemiyordunuz. Onu görebilmek için çıkış saatlerini bekliyor, daha sonra bir süre gittiği yöne fanteziler eşliğinde beraber yürüyor ve uzaklaşmasını seyrediyordunuz. Bu rutin davranışlarınızı platonik aşkınızın başka bir eli tuttuğunu görene kadar tekrarlıyorsunuz. Yıkılmıştınız. Ona çok kızmıştınız. Tepkinizi göstermek için yanından geçtiğinizde artık ona bakmıyordunuz. Hak etmişti!

 

Artık yavaş yavaş bu dünyaya ait olmadığınızı düşünüyor sizi kendinize yabancılaştıran, özgüveninizi yok eden bir sürecin içine girmiş oluyordunuz. Yapılacak iki şey vardı; ya buradaki hayatın bir parçası olup, belki de peşinizi hiç bırakmayacak olan davranış ve düşünce kalıplarınızı, değer yargılarınızı,kültürel mirasınızı hesaba katmadan, kendinizi bu yeni ortama adapte etmeye çalışıp üçüncü bir türe dönüşecek, ya da bu yeni hayatla olan sınırlarınızı daha da belirginleştirecek, size benzeyenlerle birlikte bu yeni hayat karşısında kendinizi konumlandıracaktınız. Siz ikinci yolu tercih ettiniz. Artık arkadaş çevrenizi onlardan seçiyor, kara gözlü-siyah saçlı Kürt kızlarına aşık olmaya başlıyor, “seni seviyorum tatlım” demek yerine “ez ji te hezdikim şêrîna min” diyebilmenin rahatlığı içinde, kendiniz gibi olan, kendinizden olanlarla, geldiğiniz coğrafyanın prototipini bu koca şehrin göbeğinde inşa etmeye başlıyorsunuz. Çoğalmış olmanın verdiği güven duygusuyla artık içinde biraz da nefret barındıracak olan özgüveninizi tekrar kazanıyor, farklı bir bilinç düzeyinde aidiyetinizi artık daha bir derinden hissettiğiniz kalabalıklara karışıyor, toplandığınız mekanlarda siyaset yapıyor, sorunlarınızı tartışıyor, orjinal sandığınız çözümler üretiyor, derneklere gidiyor, etkinliklere, eylemlere katılıyorsunuz. Okumaya, araştırmaya başlıyorsunuz. Kıvama gelmiş oluyorsunuz.

 

Üniversitenin 1. sınıfındaki inkılap tarihi derslerinden birinde kendinden gayet emin konuşan hocanızdan bu ülkenin “asli unsur”ları olduğunuzu öğreniyorsunuz. Aman ne güzel! Zamanında gayrimüslimler için kullanılan azınlık statüsüne layık görülmediğiniz için şanslı olmalıydınız. Ne de olsa son zamanlarda Kürt çevrelerinde de “demokratik cumhuriyet”, “anayasal vatandaşlık”, “Türkiyelilik” gibi talepler ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık televizyonlardan Kürtçe haberler bile dinleyebiliyordunuz. Her şey değişecekti. Artık Kürtler de Türk kardeşleriyle eşit haklara sahip olacak “ortak irade”nin gösterdiği yolda abi-kardeş geçineceklerdi. Fakat delikanlı yaşadığı tecrübelerden sonra artık karşı karşıya kaldığı sorunlara farklı bir gözlükle bakabiliyor, isabetli analizler yapabiliyordu. İçinde yaşadıkları, öncekinden bütünüyle farklı bu yeni coğrafyada etraflarına çekilmiş, iliklerine kadar hissettikleri kalın çizgileri, anlamlandırabiliyordu artık. Kürt olduğunu unuttuğu sürece bu çizgilerin pekala silikleşebileceğini de biliyordu. Evet farkına varmıştı. Kürt gerçekliği karşısında 80 küsur yıllık resmi ideoloji kendini yeniden üretiyordu. Üstelik bu sefer durum daha da vahimdi. Kürt kardeşleri, mücadele arkadaşları, siyasetçileri de bu değirmene su taşımaya başlamışlardı.Gazetelerde, televizyonlarda takip ettiklerinden resmi ağızların vurguları ile geniş Kürt kitlesine hitap eden kendi siyasetçilerinin söylemlerinin benzeşmeye başladığının bilincine varıyordu.

 

Bir Kürt talebesinin şahsında karikatürize edilmiş olan yukarıdaki anlatı, aslında mirasını etnik renklerin ve kültürlerin henüz bol olduğu Osmanlıdan alan merkezileşmiş bir ordunun kendine bir devlet ve bu devlete de bir ulus yaratma projesinin toplumsal alandaki tezahürleridir. Özellikle 1980 sonrası süreçte gerek tarımdan sanayiye kaynak aktarılması gerekse de Kürt bölgelerinde temel ekonomik faaliyet alanı olan tarımın kaderine terk edilmesi sonucu yoğunlaşan göçler ve ayrıca Kürt hareketinin iyiden iyiye güç kazanmaya başlayıp, silahlı eylemlerin yoğunlaştığı dönemde PKK'nin de kitle desteğini arttırması nedeniyle yaşatılan zorunlu göçler, bu bölgelerdeki sorunların daha da şiddetlenerek büyük şehirlere taşınmasına sebebiyet vermiştir. Elbette geri bıraktırılmışlığın ve feodal bir hayat tarzının etkisiyle Kürt bölgelerinde yaşayan Kürtler arasında - Malthus'un nüfus kuramına inat- doğum oranının yüksek oluşu da bu göçlerin şiddetini arttıran sebeplerden biridir.

 

Ortadoğudaki dengelerin yeniden şekillendirileceğinin sinyalleri 1991 yılındaki Körfez Savaşı ile verilmekle beraber, Öcalan'ın Türkiye'ye getirildiği 1999 yılı Türkiye ve Türkiye'li Kürtler için bir dönüm noktası olmuş, içinde bulunduğumuz sürecin belirleyicisi olmuştur. Aslında Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesi bazı Kürt çevrelerinin belirttiği gibi “uluslar arası bir komplo” ya da resmi yetkililerin ağzıyla “büyük bir başarı” değildi. Tam tersine uluslar arası sermayenin ve ABD askeri-sanayi kompleksinin uzun erimli planları bu coğrafyadaki vazgeçilmez müttefik olan Türkiye'ye de biçilen rolün kaynağı olmaktaydı. Nitekim Öcalan'ın başlangıçta ilacın etkisi ile söylediği düşünülen “göreve hazırım” ya da mahkeme esnasında Kürtler arasında o dönem şok yaratan savunması, ardından da Ahmet Zeki Okçuoğlu gibi avukatların avukatlıktan çekilmesi sis bulutlarını dağıtmaya başlamıştı. Türkiye'ye biçilen rol ise zorunlu bir stratejik ortaklık, bir türlü ayrılamadığı fakat şiddetli geçimsizlik yaşadığı Avrupa Birliği macerası (karşılıklı oyalama da denilebilir) ve bu süreçte Türkiye'li Kürtlerin bir takım “temel hak ve özgürlük” lerinin sağlanması olacaktı. Elbette özellikle Irak müdahalesinden sonra Güney'deki Kürt devletinin oluşumu Türkiye'nin yıllardır meşru gördüğü sınır ötesi müdahalelerin de sonu anlamına geliyordu.

 

Gerici sosyal kesimlerin ittifakına dayanan ve kendi geleneğini yaratmış bir devlet yapılanmasının bu süreçte demokratik açılımlar yaratmasını beklemek, hem Kürt siyasetçileri açısından hem de bu soruna duyarlı ve kıyısından köşesinden de olsa iktidar ile sorunları olan aydınlarımız açısından talihsizliktir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. PKK'nin daha önce de ve son olarak ekim ayında aldığı silahlı eylemsizlik kararı, meşruiyetini iktidarından alan bir ordunun varlığında elbette muhatap bulamayacaktır. “Demokratik Cumhuriyet” “Anayasal Vatandaşlık” ve hatta olayı daha da traji-komik hale getiren “Ekolojik Toplum” gibi söylemler son dönemde Kürtler tarafından talep edilen gönüllü bir asimilasyonun ifadesi olmaktadır. Emre Kongar'ın deyimiyle “yumuşak ve birleştirici bir kültürel kimlik”. Öncelikle söylenmesi gereken, Türkiye 83 yıllık tarihinin hiçbir döneminde bırakınız Kürtleri, Türk vatandaşları için de demokratik ve eşitlikçi bir cumhuriyet olamamıştır. Geniş emekçi kesimlerinin sefaletini kamufle etme görevi, retorik düzeyinde bir laiklik anlayışına ve şoven bir resmi ideolojiye bırakılmıştır. Gelebilecek toplumsal bir tepki Türk-Kürt gerginliği ve dini yanılsamalarla nötralize edilebilmiştir. Dolayısıyla son dönemde bazı Kürt siyasetçiler tarafından ifade edilen yukarıdaki talepler boşluğa atılan zeytin dalı misalidir.

 

Kanımca temel sorun Kürt sorununun çözümü konusunda ileri sürülen fikirlerin, bütünsellikten uzak olmasından kaynaklanmaktadır. Bir kere Kürt sorunu diye telaffuz edilen sorun yalnızca Türkiye sınırları dahilinde çözülemeyecek kadar karmaşıktır. Elbette sorunun çözümü sadece Türkiye metropollerinde de aranmamalıdır. Kürtlerin tarihsel olarak üzerinde yaşadığı Kürdistan coğrafyası zorlama ya da yapay sınırlarla dört devlet arasında dağıtılmış durumdadır. Dolayısıyla eğer bir çözüm olacaksa bu bölge devletlerinin, uluslar arası güç ve birliklerin ortak sorumlulukları dahilindedir.Bölgede hakim güç konumundaki ABD, müttefiki olarak gördüğü Kürt yönetimini koruyup kollama görevini üstlenmiş durumdadır. Her ne kadar kimileri tarafından “kukla devlet” diye lanse edilse de bölge koşullarının ve güç dengelerinin başkaca şansı da olmayan güneyli Kürtler tarafından akılcı kullanıldığını söylemek gerekir. Zira yıllarca zulüm gördükleri Türkiye, Irak, İran ya da Suriye gibi baskıcı rejimler ve Amerika arasında Amerika'yı tercih etmek iktisatçıların deyimiyle “rasyonel” bir tercihi ifade etmektedir.Gerek Türkiyeli Kürtlerin komşu ülkelerin Kürtleriyle organik bağları olması (kültürel,coğrafi,dinsel,vs.) gerekse de Uluslar arası gücün özelde de Amerika'nın bölge devletlerine yönelik olası her müdahalesinin yapay sınırları kaldıracak olması pek de ihtimal dışı değildir diye düşünüyorum. Dolayısıyla bölge devletlerinin ve özellikle Türkiye'nin böyle bir senaryoya hazırlıklı olmasının, kafasını kuma gömmesinden daha hayırlı olacağı muhakkaktır.

 

Kürt sorununun çözümü ancak kaynağında ve atılacak cesur adımlarla mümkün olabilecektir.Türkiye açısından durumun görmezden gelinmesi, sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirip, Kürt coğrafyasından büyük şehirlere taşımaktadır. Böyle bir kayış ise, informel sektörlerde istihdam edilen ve aynı zamanda yedek işgücü konumuna gelen Kürt işçileri ile diğer işçiler arasında gerginliklere ve sosyal huzursuzluklara neden olabilmekte, şehirlerin taşıma kapasitelerinin aşılması gecekondulaşma, çarpık kentleşme gibi sorunları beraberinde getirmekte, buralara göç eden insanların kendi yaşam alışkanlıklarını da buralara taşıması, farklı ve yeni bir kültür ile etkileşime girmeleri sonucu savrulmalar yaşanabilmektedir. Artık çoğunluğunun dönüşü pek de mümkün olmayacak olan büyük şehirlerde yaşayan Kürt vatandaşlarının, azınlık statüsüne alınıp uluslar arası anlaşmalardan doğan hakları teslim edilmelidir.

 

Buna karşın kalıcı çözümün adresi, “Kürt coğrafyası” olmaktadır. Toplam nüfusu 30-35 milyon civarında olan ve büyük çoğunluğu Türkiye'de yaşayan (yaklaşık 20 milyon) Kürtler, aynı coğrafyada yaşayan, buna rağmen devletsiz en büyük halk konumundadır. Dolayısıyla hangi Kürtler sorusunun cevabı son aşamada bütün Kürtler olacaktır.

 

20.12. 2006