Recep Maraşlı

 

“Birlik” karşıtı “Zamansız” bir yazı

 

 

 

[“Zamanı değil”, “gündem değil” diye yayımını ertelediğim bazı yazılarım var. Aslında “zamanı ne zaman, yeri neresi?” diye sorsak, objektif bir cevabı da yok. Daha çok kendi kendimizi sınırladığımız bir oto-sansür de diyebiliriz. Biraz da politikadan, örgüt çalışmalarından kalan bir sınırlama belki de. “Zamanlama” siyasi çalışmada anahtar bir kavram. Oysa zaman dediğimiz şey de akıp gidiyor. Zamana bıraktığımız konulara haksızlık ettiğimiz, belki de zamanını geçirdiğimiz bile söylenebilir.

 

Bu yazılarımı “zamansız” ve “Gündeme aykırı düşmek” pahasına sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Birlik konusu da bunlardan biri. Siyasetçilerin “ezber”ini bozmaya yanaşmadıkları bir konu. Çoğu kez kimi grupların, örgütlerin o an güncel olan “Birlik” tartışmalarına yönelik özel bir yazı gibi algılanır diye ertelediğim bir yazı.

Umarım bu günlerde birilerinin “Birlik” çalışmaları yoktur ve yanlış anlaşılmaz.]

 

 

 

Hangi politik zeminde olursa olsun hep kutsal bir kavram olarak kalmayı başaran şu “ Birlik ”i biraz sorgulamaya ne dersiniz?

 

Siyasi “Birlik”ler, örgütlenmeler için uğraş veren, birliğin kutsallığından son derece emin olan, “başımıza ne geldiyse birlik olamadığımız için geldiğine” inanan bir dolu insanımız için belki can sıkıcı olabilir. Ama zaten “Birlik” uğuruna verilen bir dolu uğraştan sonra ortaya birlik çıkmayışından, çıktığı zaman ise bir işe yaramayışından dolayı canları daha çok sıkılmayacak mı?

 

Kürdistan'da herhangi bir biçimde siyaset arenasında rol oynamak için yola çıkan herkes “birlik” olmanın erdemlerinde, çözüm için olmazsa olmaz bir şart saymakta hemfikirdirler ve “birlik” sağlamak için üzerlerine ne düşerse yapmaya hazır oldukları çağrısı yaparlar.

 

Eğer “birlik” çağrıları yeni bir örgütlenme arayışındaki kadro ve gruplardan geliyorsa, “eyvah!” diyorum “ işte yanlış bir başlangıç daha! ”... Boşa gidecek bir yığın zaman ve enerji...

 

Eğer “birlik” çağrıları zaten olabildiğince güçlü politik yapılardan geliyorsa “eyvah!” diyorum, “ farklı düşünenlere, muhaliflere karşı bir şiddet dalgası daha geliyor galiba!. ”

 

Yok eğer “birlik” çağrısı artık iyice küçülmüş kadim örgütlenmelerimizden geliyorsa “eyvah!” diyorum “ yine topu taca atıyorlar!... ”

 

Gerçekte sorun bu mu:

 

Ülkemizde siyasal, toplumsal sorunların çözülemeyişi, siyasi örgütler arasında birlik olmayışından mı kaynaklanıyor?

 

Bence hayır, aynı şeyi öngörüp söyleyen grup ve kadroların “birlik” olmayışları onların siyasi güçlerinde bir zafiyet yaratıyorsa da, bu o kadar sübjektif bir durumdur ki, toplumsal sorunlar buradan kaynaklanmazlar.

 

Bodrumlardaki karanlık

 

Nasrettin Hoca'nın bir fıkrası vardır: Evin karanlık bodrumunda kaybettiği yüzüğünü kapının önünde aramaktadır. Komşusu sorar:

“Hayırdır Hoca ne arıyorsun?

“Sabahleyin bodrumda yüzüğümü düşürdüm, onu arıyorum”

“İyi de hocam içerde kaybettiğin yüzüğü dışarıda nasıl bulacaksın?”

“Ama içerisi karanlık, dışarısı aydınlık!”

 

Birlik söylemleriyle oyalanmak da bana hep böyle bir uğraşıyı hatırlatır. Bodrumlarımızdaki karanlığı aydınlatıp, kaybolan şeylerimizi yerinde aramak dururken olmayacağını bile bile çözümü kolay bir yerde aramak! Böylece belki kaybolan yüzük için bir şeyler yaptığımızı düşünüp avunacağız ama ne yazık ki kaybettiklerimizi asla bulamayacağız...

 

Evet durum buna epeyce benziyor. Siyasi örgütlenmelerimizin çözüm gücü olamayışları, etkisizlikleri, kapı önünde aradıkları “birlik” gösterilerinde değil, bir türlü aydınlatılmayan bodrumlardaki karanlıklarda duruyor.

 

Ne var bu alacakaranlık bodrumlarda?

 

Her şeyden önce temele ilişkin sorunlar, yapısal bozukluklar var. Zeminin su içinde olduğu kolonların çürüdüğü küf kokulu bir alt yapı, binayı daha ne kadar taşıyacak? Bütün çöplerin süpürüldüğü, kullanılmayan eşyaların tıkıştırıldığı [hatta bazılarında cesetlerin gömülü olduğu!] bu bodrum katları, geçmişe ilişkin ciddi, sağlıklı bir özeleştiri yapılmayışını sembolize ediyor.

 

Bu kokuşmayla, alacakaranlıkta gizlenmiş bir sürü haşaratla ve istenmeyen anılarla yüzleşmekten kaçınılınca; kapı önüne kurulmuş sahnelerde sanki sorun buradan kaynaklanıyormuş gibi birlik çağrılarına sarılmak kaçınılmaz oluyor... Siyasi hareketler, örgütlenmeler temeldeki yapısal sorunları çözmek, geçmişle cesaretle yüzleşip bodrumları temizleme yerine kolayına kaçıyorlar.

 

 

“Birlikten kuvvet doğar!” mı?

 

“Birlik” denince bir masal ya da film sahnesi aklıma gelir hemen: Kahramanımız cahil köylüleri bilinçlendirmek üzere onlara ikna olacakları bir örnek gösterir. Elindeki bir dal parçasını uzatarak içlerinden en güçlüsünün bunu kırmasını ister. Köylü güçlü kollarıyla dal parçasını parçalayıverir. Sonra kahramanımız bu kez köylüye iki dal parçasını birden uzatır. Köylü bu kez biraz zorlanarak ama dizinin üzerinde bu dalları da kırar. Üç... dört... altı... derken dallar artık pehlivanın bunu kırmaya gücünün yetmeyeceği kadar çoğalınca kahramanımız hikmetli öğüdünü söyler:

 

“İşte gördünüz! Bir dal parçası tek başına kolayca kırılır. Ama onlarcası bir araya gelince onları kimse artık kıramaz. Biz de tek tek olduğumuz sürece yeniliriz; ama bir araya gelirsek kimse bizi yenemez! Onun için birlik olmalıyız!”

 

Ve sonuçta herkes birlik olmanın hikmetini kavramış olarak kahramanın peşine büyük bir coşku ile katılır...

 

Bu kadar basit!

 

Gerçekten de bu kadar basit midir birlik ile kuvvet arasında ilişki?

 

Sorun sadece odunların biraya gelmesi ve insan kuvvetiyle kırılmasıysa yukarıdaki örnek sorunsuz gibi görünüyor. Peki ama binlercesi bir araya gelmiş olsa bile basit bir hızar makinesi karşısında patır patır dökülen binlerce tonluk tomruk neden çaresizdir?..

 

Birlikten kuvvet doğup doğmayacağı, bırakalım fizik kurallarını, basit aritmetik işlemlerde bile ispatsız bir önermedir. Sözgelimi Binlerce sıfır birleşse bile sonuç yine sıfır eder!

 

 

Rakamlar yan yana gelince sayı büyür, ama büyük sayılar “güç” demek değildir. Örneğin çok para ve çok askerin bir güce tekabül ettiğini düşünürsek, o kadar çok para ve o kadar çok askeri yönetmeye çalışan bir akılsızlık ise bu bir güce değil felakete dönüşmeyecek midir?...

 

Doğaldır ki bu konuyu siyaset diline tercüme ettiğimizde, sorunları sadece aritmetiğin “toplama” bölümüyle çözmeye kalkışmak felaket olur. İşin içine toplum, ekonomi ve politika girdi mi daha çok modern matematiğin dili geçerlidir: çok bilinmeyenli cebir denklemleri, diferansiyel hesapları... O zaman hiç bir sayıyı eksi ve artılarını, birbirleriyle olan ilişkilerini, uzay ve zaman içindeki pozisyonlarını hesaba katmadan kafadan bir araya getiremeyeceğimizi, her denklemin farklı bir biçimde kurulup, farklı bir biçimde çözülebildiğini görürüz.

 

“Birlikten kuvvet doğar” fikriyatını kimyada, elementler dünyasında sorguladığımızda daha ilginç sonuçlar ortaya çıkar.

 

Basit bir örnek: Bir oksijen iki hidrojenle beraber “su” olur, ama hadi bir oksijen daha katalım dersek ortaya su değil içimizi yakıp kavuracak bir sıvı [hidrojen peroksit] elde ederiz.

 

Ne kadar çok farklı element bir araya toplanırsa, o kadar güçlü yeni bir madde meydana gelir diye bir şey söz konusu değildir maalesef. Her elementin atom karakteri, moleküler diziliş eğilimleri hem kendi kendisiyle, hem başka elementlerle yapacağı bileşiklerin niteliğini belirler. Farklı elementlerin birleşimlerinden hayat kurtaran ilaçlar da yapabilirsiniz, zehir de. Kimi elementlerin bileşimi ise enerji eldeyim derken elinizde patlayan bir bombaya da dönüşebilir. Hangi elementin hangi elementle birleştiği önemli olduğu gibi, bu birleşmenin yöntemleri, hatta moleküllerin bileşmesindeki geometrik diziliş bile belirleyicidir.

 

Benzin, kömür, şeker ve elmas aslında aynı elementin, Karbonun (C) değişik biçimleridir: Sadece moleküler dizilişlerindeki farklılıktan dolayı birbirine zıt maddeler olarak ortaya çıkmışlardır.

 

Siyaset diline tercüme edersek, de benzer bir sonuç alabiliriz: türdeş siyasal oluşumların kendi içindeki ilişki biçimleri nedeniyle onların farklı nitelikler gösterdiklerine çok sık tanık oluruz. Aynı siyasal kadroların bir yapıda son derece verimsiz, düşük profil gösterirken; başka bir yapıda inanılmaz derecece yüksek performans gösterebilmeleri çok sık görülen bir olgudur. Bu kadroların basitçe “birleştirilmeleri”, bir araya toplanmalarıyla değil, doğru ya da yanlış konumlandırılmaları, yapısal sistemle ilgili bir sonuçtur.

 

Farklı siyasal yapılanmaların bir araya gelişlerinden, birlik yapmalarından ortaya “siyasal güç” çıkıp-çıkmama ihtimali de en az bu kimyasal bileşiklerdeki çeşitlilikler kadar fazladır.

 

...ve biyolojide, doğanın canlı yaşamında da “birlikten kuvvet doğması” bir ihtimaldir ama asla bir prensip değildir.

 

Örneğin farklı türlerin melezleşmesinden, birleştirilmesinden yeni, ilginç türler çıkmıştır. Aşılanmalar sayesinde birçok bitkinin daha verimli hale gelmesi sağlanmıştır. Ama bunlar yüzlerce yılda yapılan ve çoğu başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerin ardından, uygun formülasyonlar bulunduktan sonra mümkün olabilmiştir.

 

Yine siyaset diline çevirirsek, “birliklerden kuvvet doğup doğmayacağı bir yana, yanlış evliliklerden özellikle de yakın akraba evliliklerinden ortaya sakat çocuklar doğma ihtimalinin çok daha yüksek olduğu bir gerçek. Ha evet atla eşeğin birlikteliğinden katır gibi güçlü bir binek hayvanı doğabilmektedir ama onun da maalesef kendini üretmesi mümkün değildir.

 

Kıssadan hisse; siyasal birlik çabalarında tahmin edilmediği kadar çok sorun çıkması, niyetle ilgili değil, denklemin yanlış kurulup, yanlış çözülmeye çalışılmasıyla ilgilidir. Açıkçası modern matematiğin formüllerini parmak hesabıyla çözme düşüncesi: “ Topladık mı tamam! ” olur zannetmektir yanlış olan.

 

“Birlikten kuvvet doğar” gibi bilim ve yaşam karşısında bu kadar sorunlu bir önermeyi siyasetin temel kavramı haline getirmek ne derece doğru?

 

“Birlik Tiyatrosu”

 

Birlik kavramına bu derece anahtar bir rol verilmesine karşın, “Birlikçi” söylemler hiç de o kadar içten değildir. Her ne kadar tartışmasız olarak “Birlik” savunulsa da bunun, aslında kendi varlıklarına son verme anlamına geleceğini bilen aktörler, bu nedenle sık sık sonu trajedi veya komediyle biten Birlik oyunları sahnelemek zorunda kalırlar. Doğaçlama ile oynanan bu gösteride aktörlerin bütün mahareti, “Birlik”i savunma şampiyonluğunu rakiplerine bırakmazken aynı anda “Birlik”in kazara olma ihtimalini de ortadan kaldırmak, ama bunun sorumluluğunu da ötekilerin üzerine yıkmayı başarabilmektir.

 

Sahne kapanıp “Birlik” gösterisi dağıldığında kural birilerinin rolünü iyi oynayarak puan kazanması, en azından yara bere almadan bu badireyi de atlatmış olabilmesidir. Hele “Birlik” olamayışının kusurunu diğerlerine atabilmişse başarı kesindir.

 

Birlik çalışmalarının doğumu büyük bir reklam gayretiyle duyurulurken; zavallının ölümünden çoğu kez kimsenin haberi bile olmaz. Mevcudiyetinden utanılan bir evlat gibi kimse cesede sahip çıkmaz istemez. Yakın siyasi tarihimizin çöplüğü böyle onlarca sahipsiz “Birlik” cenazesiyle doludur.

 

“Birlik” söylemlerinin daha çok örgütlerin tükendiği, siyaset üretilemediği zamanlar ortaya çıkması onun düpedüz bir manipülasyon aracı haline gelmesindendir. Çıkış arayan kadrolar oyalanır ve ya avunurlar böylece.

 

Mono-politizmin örtüsü olarak „Birlik“ söylemi

 

Kendi pratik gözlemlerimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, bizim sosyalist ya da Kürt ulusal demokratik hareketinde “Birlik” söyleminin içeriği daha çok ve önemli ölçüde totaliterdir. “Birlik” düşüncesi farklıklardan, çok seslilikten kaygı duyan; çok partililiği, farklı örgütlenmelerin varlığını zaaf olarak gören, zararlı bulan bir anlayışa dayanıyor. Bu anlamda Birlik söylemleri daha çok örtük olarak siyasi çoğulculuğu değil tekelciliği hedefleyen bir zihinsel altyapıya sahip olmuştur.

 

Birlik çağrısı ve söylemlerinin hemen çoğu, bu kadar çok farklı grup ya da örgütlenmenin varlığını, çok farklı sesler bulunmasını bir zaaf ve bir sorun olarak ilan etmekle işe başlarlar. Başarısızlıkların, çözümsüzlüklerin, güçsüzlüklerin nedeni de burada görülmektedir. Farklılıkların örgütlenmesinden kaygı duymakta, Farklı düşünce ve eylem yönelimlerini ayrılıkçılık ve bölücülük olarak mahkum etmektedir.

 

Gerçekten de böyle midir? Başarısızlıkların, güçsüzlüklerin nedeni “çok sayıda!” örgüt, grup, çevre olması mıdır? Farklılıklar zararlı mıdır? Bu çokluklar azaltıldığında, birleştirilip “tek”e indirildiğinde, ortaya güç mü çıkacaktır, başarı mı hasıl olacaktır?

 

“Bir”lik öne sürenlerin zihinsel dünyasında bunun karşılığı “evet”tir: her ne kadar çok seslilik, farklı düşüncelere saygı gibi söylemleri de telaffuz etseler bile: onların birlik söylemlerinin esası davranış farklılıklarının, düşünce çeşitliliklerin, azaltılması, birbirine benzemesi arzusudur. Bu nedenle “birlik” söylemi, az olanın çoğa, farklı olanın türdeş olana katılmasını dayatan bir ideolojik hegemonya aracı olarak kullanılmaktadır daha çok. Parti birliği, ulus birliği, ülke birliği, düşünce birliği, din birliği,... hasılı bütün “birlikler” kutsal!... Farklılıklar, aykırılıklar, muhaliflikler ise gayrı meşru!

 

Ben ise tam tersine siyasi hayatımızdaki temel zaafın çoğulculuk değil siyasi tekelcilik anlayışı olduğu kanısındayım.

 

Bu bakımdan da hegemonyacı bir “birlik” fikriyatını değil, ayrılıklara saygı gösterme, birbirini kabul etme, demokratik hoşgörü ve uzlaşma kültürünü öne çıkarmak bence daha doğru.

 

“Aslında örgütlenme biçimlerimiz, çalışma yöntemlerimiz, siyaset üretimimiz vb hepsi doğrudur, ama siyasete müdahale edemeyişimizin nedeni birlik olamayışımızdan kaynaklanıyor.” söylemi çok yanlış, Kürdistan'da siyasi hareketlerin tıkanma nedenleri “birlik” olmayışı veya farklılıkların olması değil. Hem zihniyet hem yapısal olarak kendilerini yenileme yeteneği gösteremeyişleridir.

 

Bence Kürdistanlı hareketlerin acil sorunu “birlik” değil, tepeden tırnağa bir zihniyet değişikliği, yenilenme ve demokratikleşmedir. Toplumun siyasal ihtiyaçlarına denk düşen çözüm projelerine ve bunları gerçekleştirebilecek dinamik yeni yapılanmalara ihtiyaç var.

 

www.gelawej.net

 

http://www.gelawej.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=2811