Paşa Yılmaz
pasa_yilmaz@mynet.com

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Basın Toplantıları

ve "İrtica İle Mücadele Eylem Planı" 

 

Türkiye  siyaset sahnesinde cumhurbaşkanı, başbakan, muhalefet liderleri vs. sivil siyasetçilerinin hiç biri en üst noktada aylarca öncesinden planlanarak Türkiye'deki medya mensupları ile bir araya gelme ve basın toplantısı yapma şansına sahip değildir. Hatta böyle bir şansları da olmaz. Çünkü bu ülkede ne sivil siyasetçiler, ne siyasi partiler,ne cumhurbaşkanı, ne meclis ve meclis başkanı, ne başbakan, nede herhangi bir kurum esas itibarı ile "milli birliğin" savunucusu ve temsilcisi olamaz. Bu ülkede, bu durumun tek yetkilisi ve temsilcisi genelkurmay ve onun adına yetkili genelkurmay başkanıdır. İşte bu noktada Türkiye'de "milli birliğin" temsilciliği adına genelkurmay başkanı kısa bir zaman içinde hiç gereği olmadığı  halde Türkiye ve dünya medyası ile reytingi yüksek olan dört kez (ikisi 15 gün ara ile 14 ve 29 Nisan'da,birini  daha sonra ziyaret ettiği  ABD'de birini de  beklenmeyen olağanüstü bir durumun ürünü olarak geçmişin bol tekrarı ve bol bol tehditli bir muhteva ile bu 26 06 2009 günü yaptı) basın toplantısı yaptı.

 

Bu basınla buluşma toplantılarında 85 yıllık cumhuriyet tarihinin ezberleri dışında bir şeyin tartışılmadığını  söylersek çok abartmış olmayız.Çünkü genelkurmay yetkililerinin medya ile buluşma toplantılarının ana gündem maddeleri her zaman "bölücülük", "terör", "laiklik karşıtları" gibi konu başlıklarından oluşmaktadır . Zaman zaman bu konu başlıklarından biri diğerlerine göre "öne" çıksa bile rutin bozulmaz.Ancak bu dönemde Türkiye'de özellikle "Kürd sorununun çözümü" konusunda esen "tatlı" rüzgarla başlayan "yumuşama" ve yaratılan "hayali umutlar" la "Kürd sorununun" hemen üç beş gün içinde çözülecekmiş noktasına getirilmesi ve bu dönemde gerek genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un, gerek Qandil'de KCK yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan'ın gerekse İmralı'da Abdullah Öcalan'ın açıklamaları ile varılan ortak mutabakatta Türkiye'de ve  Kürdistan'da Ergenekon terör örgütünün silahlı kolu olan cinayet şebekesi JİTEM'in geride tutularak cinayetlerden aklandırılması çabalarına karşılık  asıl tehlikenin "İran, Fettullah Gülen ve laiklik karşıtı yapılanmalardır" vurgusunun ısrarla yapılması gelecek günlerde gün yüzüne çıkacak  ince bir ittifakın alt yapısını oluşturmaktadır. 

 

Seçimler sonrası PKK/DPT'nin elde ettiği 300 bin oyluk artış üzerine kendisini Kürdistan'ın ve Kürd milletinin tek ve yegane temsilcisi olarak görme sarhoşluğu ile görücüye çıkması, ilan ettiği "eylemsizlik" kararına rağmen her gün "meşru savunma" adına uzaktan kumanda ile mayınların patlatılması sonucu 10'larca asker cenazelerinin kaldırılması buna karşılık intikam yemini eden TSK'nin zafer olarak değerlendirdiği 20'lere varan Kürd gençlerinin öldürülmesi, ( ilginçtir Ergenekon terör örgütünün, yol gösteren ihtiyar bunak beyni İlhan Selçuk ,26.06.2009 tarihli makalesinde gelecekte daha 10'larca, 100'lerce Türk ve Kürd gençlerinin cenazelerinin kaldırılacağının işaretini veriyor. Çünkü söz konusu makalesinde İlhan Selçuk, Kemalistlerin ayakta kalmalarının tek dayanağı bu cenazel törenlerinde pompalanan negatif enerji  olduğunu vugulamaktadır.) Kürd konferansının işaretlerinin verilmesi ile yeniden "irademiz Öcalan" çorbasının ısıtılarak Kürtlerin sofrasına sürülmesi gibi gelişmelerin yoğun olduğu bir dönemde Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un günler öncesi medya mensuplarına servis edilen haber ile 14 Nisan'da birinci basın toplantısında medya ile buluşarak Türkiye siyaseti ve sorunları üzerine kendi görevi olmadığı halde ve entelektüel bilgi ve siyaset birikimi düzeyini çok aşan konularda yorum yapması  ve özellikle  Kürd inkarı ve imhası üzerine yaptığı "açıklamalar" yani Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin 85 yıllık ezberinin tekrarı karşısında,basın toplantısı sonrasında cumhuriyetin "onurlu" medya mensupları bıkmadan, usanmadan,yorulmadan 15 gün boyunca "İlker Başbuğ ne demek istedi ?" sorusunun cevabını aradılar. 15 gün aradan sonra genelkurmay başkanı İlker Başbuğ herhalde medya mensuplarının kendisini anlamadıklarını anlamış veya fark etmiş olacak ki yeniden medya mensupları ile 29 Nisan günü bir araya geldi. Bu ikinci basın toplantısında bir çok soruyu kendi kendisine sorarak medya mensuplarının kendisinden soru sormalarının yolunu açarak ne kadar "demokrasiye bağlı" olduğunu göstermeye çalıştı.

 

Bu noktada sorulan "Kürd sorununun çözümü", "PKK'nın dağdan indirilmesi","genel af" gibi sorulara ikinci basın toplantısının yapıldığı günkü ve o süreçteki gelişmeler olan,"uzaktan kumandalı"(acaba ne kadar uzakta ?) mayınların patlatılması sonucu gelen 10'larca askerin cenaze törenlerindeki milliyetçilik pompalaması ile,İstanbul'da nasıl ve kimler tarafından eğitildiği şüpheli "şair" görüntülü militana ev direnişlerinin yaptırılması ile ve "hayata dönüş" operasyonlarının (katliamlarının) baş mimarı ve uygulayıcısı dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'e yıllar sonra,hayatında hiç silah görmeyen acemilere suikast girişimi gibi eylemler ile cevap vermesi insanı " Başbuğ bu tür sorulara cevap vermek için bu eylemleri taşeronlarına ihale etti" demekten alıkoyamadı.

 

İlker Başbuğ'un bu basın toplantılarında tartışılan en önemli sorun olarak "Kürd sorununun çözümü" konusundaki düşünceleri olan 85 yıllık ezberin tekrarı olurken, Ergenekon terör örgütü konusundaki düşünceleri çarpıcı düşünceler oldu."Kürd sorununun çözümü" konusunda kırmızı çizgilerin tekrarının ötesine geçmeyen İlker Başbuğ tek bayrak,tek devlet, tek marş, sınırların dokunulmazlığı, üniter Türk ulus devlet mantığındaki ısrarı ile kamusal alanda olmayan ne idüğü belli olmayan "sokakta kullanılan haklar" çerçevesinde "çözüm" için çalışmaların yapılabileceğini söylerken özellikle Ergenekon terör örgütü ile ilgili ilginç düşünceler dile getirdi. İlker Başbuğ TSK'nin demokrasiye bağlılığı üzerinde dururken Ergenekon terör örgütü ile ilgili; işleyişi, operasyonları, yargılama usulü, belge ve deliller ile ilgili konulardaki rahatsızlığını da "darbeciler ve darbe yanlıları TSK içinde barınamaz" açıklaması ile ortaya koydu. Bu düşüncelerinde Başbuğ ne kadar ciddidir bilemem ama açıklamasının yalan olduğu açıktır. Çünkü TSK kadar dünyada darbe yapan ve bünyesinde darbeci barındıran ikinci bir silahlı kuvvet bulmak mümkün değildir. 27 mayıs,12 mart, 12 eylül, 28 şubat, 27 nisan darbe ve post modern darbeleri TSK'nin yaptığı darbeler olurken,TSK'nin darbe girişimleri ise "günlüklerden" ve "eylem planlarından" anlaşılacağı gibi kaç kez olduğunu saymak bile mümkün olamıyor. Belki Başbuğun dediği gibi darbeciler ve darbe yanlıları TSK'nin içinde sadece rast gele barınamazlar ancak bu güne kadarki gelişmelerde gösteriyor ki darbeciler ve darbe yanlıları TSK içinde genelkurmay başkanlığında, kuvvet komutanlıklarında, psikolojik harp dairesi başkanlığında, genelkurmay harekat dairesi başkanlıklarında vs. önemli mevkilerde bulunuyorlar. Türkiye'de yapılan bütün darbeler genelkurmay başkanları,kuvvet komutanları ve yüksek rütbelilerin mutabakatı ile yapıldığı halde darbe girişimlerinin de aynı mutabakatla hazırlandığı bir gerçektir.Ancak bunların "girişim" düzeyinde deşifre olması ve "girişim" olarak kalması ise bu mutabakatın bir noktada sakatlanmasından dolayıdır.

 

Son olarak Taraf gazetesinin manşete taşıdığı "irtica ile mücadele eylem planı" aslında bir darbe girişiminin hazırlıklarının yapıldığını gösteriyor. Türkiye'de bu güne kadar yapılan tüm darbelerin ve hazırlanan tüm darbe girişimlerinin esas sebebi "Kürd sorunu" olurken son "eylem plan"ında "Kürd sorunu" tehlikeli bir sebep olmaktan "çıkarılmıştır".Bu "yeni" durumun alt yapısı ve işaretleri bundan kısa bir zaman önce hem genelkurmay başkanı İlker Başbuğ yaptığı basın toplantılarında, hem KCK yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan Hasan Cemal'le yaptığı röportajda hem de Abdullah Öcalan avukatları aracılığı ile İmralı cezaevi müdürlüğünün "görüldü" kaşesi ile ilettiği "görüşme Notları”nda açıklıyorlar ve dile getiriyorlardı.Üçünün de üzerine basa basa altını çize çize söyledikleri Özellikle Ergenekon terör örgütünün silahlı gücü olan JİTEM'in Türkiye'de ve Kürdistan'daki katliamlarının teşhir edilmesini engelleyerek onun yerine asıl tehlikenin "laiklik karşıtları ve Fettullah Gülen hareketi" olduğunun ısrarla vurgulanması bunun işaretini veriyordu.

 

Bu konuda zaten ortalıkta tartışılan "Kürd sorununun çözümü" konusunda da TSK-PKK "tek devlet,tek bayrak,tek marş,sınırların değişmezliği ve üniter devlet" konseptinde de gerekli mutabakatı sağlamışlarken bu mutabakata AKP'nin bir biçimde evet demesine karşılık hazırlanan "eylem planı" AKP'ye karşı  güvensizliği yeniden gündeme getirmiştir. AKP derin devlet ilişkilerinde yeni bir gerilme ortaya koymuştur. "Eylem planı" için başlatılan soruşturmalar ve yapılan açıklamalar incelendiğinde böyle bir planın olduğunu genelkurmay başkanlığı askeri savcılığının yaptığı açıklamaya rağmen söylemek mümkündür. Çünkü hiç bir makam veya hiç bir  birim hatta askeri savcılık dahi böyle bir planın olmadığı yönünde açıklama yapmıyor.

 

Zaten başlatılan soruşturma ile aslında bu eylem planının neden ve kimler tarafından hazırlandığının sorgulanmasının yapılması olmuyor,aksine bu planın dışarıya ne için ve kimler tarafından sızdırıldığı araştırılırken bu sebeple başlatılan soruşturma sonucu başka bir konuda bilgi sızdırmaktan dolayı olduğu söylenmekle beraber muhtemelen bu konu bağlantılı iki subay tutuklanmıştır. Diğer yandan ise bu plan ile ilgili yığınla tehditler dile getirilmektedir."Sahte ise bak neler olur ?","gerçek ise bak neler olur ?"türü açıklamalar.Gelinen noktada genelkurmay başkanlığının talimatı ile askeri savcılık bu belgenin genelkurmaya ait olmadığını açıkladı,ancak sahte olduğunu söylemediği halde dosya sivil yargıya havale edilerek "TSK'ye karşı yapılan bu komplonun sorumluları bulunsun" talimatı verdi.

 

Bu noktada hazırlanan bu "eylem plan"ının sorumlusu kimdir sorusunun cevabı öylesine içinden çıkılmayacak kadar zor olmazsa dahi bu aşamada belgenin sahibinin ve sorumlusunun kim olduğu sorusunun cevabı (hangi açıdan bakılırsa bakılsın belli olduğu halde) sivil yargının kararı çıkıncaya kadar daha bir müddet beklenecektir.

 

Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ 14 Nisan'da yaptığı basın toplantısında demokrasiye bağlılık vurgusu yaparken,29 Nisan günü yaptığı basın toplantısında "darbeciler ve darbe yanlıları TSK içinde barınamaz" dediği sırada kendisinin emir komutasındaki ve en yakınındaki "genelkurmay harekat dairesi başkanlığında" bulunan yetkili asker (24 saat boyunca her saniye genelkurmay içindeki plan ve projeler hakkındaki gelişmeleri tümü ile genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'a ileten asker) imzası ile bu plan hazırlanmış bitirilmiş olarak uygulanması için bir yerlerden emir beklemektedir.Hatta bu dönemde yapılan basın toplantılarında,röportajlarda ve görüşme notlarındaki "asıl tehlike İran,Fetullah Gülen hareketi ve laiklik karşıtı yapılanmalardır" vurgusu da muhtemelen bu "eylem plan"ındaki mutabakatın dillendirilmesindendir.

 

Aslında Türkiye'deki demokrasi kültürünün ve demokrasinin yerli yerine oturması açısından da olsa bu tür "girişimlerin" ve "eylem planlarının" deşifre olması son derece faydalıdır. Olumludur. Hayırlıdır. Çünkü bir kere AKP ve başbakan Erdoğan uzun bir dönemdir unuttukları ve hiç hatırlamak istemedikleri "demokratikleşme" konusunu ve "AB uyum yasalarını" yeniden hatırladılar ve yeniden yapılması için söz verdiler.İkincisi bunun deşifre olması ile toplumda son derece yüksek düzeydeki bir oran ile "darbelere,darbe girişimlerine,darbe planlarına" hatta yapılmış "darbelerin ve darbecilerinin yargılanması" için bir mutabakat oluştuğu görüldü.

 

Bu konuda oluşan mutabakat öylesine yüksek düzeyde oluştu ki ,düşünün oluşan bu mutabakatın içinde inanılması çok zordur ama CHP genel başkanı Deniz Baykal bile vardır .Bununla Baykal bile darbe karşıtı olduğunu vurguladığı halde "emir komuta zinciri" içinde askeri savcının bu "eylem planı" ile ilgili kararını açıklamasından sonra yine Baykal ve yardımcısı Mustafa Özyürek her zaman yaptıklarını tekrarlayarak yeni bir komplo için provokatörlüklerini en şiddetli biçimde ortaya koyarak genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un "sahte olursa bak neler olur" açıklamasının gereğini yapması için tahrik ederek darbe yapmalarını öne çıkarıyorlar.  Ancak bu "eylem Planı”ndaki tarih ve imza İlker Başbuğ'u yalanlamıştır.

 

Dolayısı ile genelkurmay askeri savcılığının "emir komuta zinciri” içinde "bu belge genelkurmaya ait değildir" kararına rağmen İlker Başbuğ'un bu plandan haberi var mıdır? yok mudur? sorusu çok anlamlı bir soru değildir. Haberinin olması veya olmaması sorumluluğunu azaltmadığı gibi arttırmıyor da.Her iki hal dede sorumluluk düzeyi aynıdır. Haberinin olması halin dede olmaması halin dede Başbuğ ile ilgili sürecin iki yoldan ilerlemesi mümkündü. Birincisi Başbuğ'un kendisinin yapacakları, ikincisi de siyasi iktidarın Başbuğ hakkında yapacakları idi.

 

Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ bu durumda "haberim vardı veya yoktu" tartışmasına girmeden "ben bu görevi hakkı ile yapamadım" deyip istifa etmeliydi. Bu erdemli bir davranış olurdu ve kendi onurunu kurtarmak olurdu. Bu zamanında yapılmadı. O halde siyasi iktidar bu konudaki araştırma ve soruşturmaların sağlıklı yapılabilmesi için "sen bu görevi yapamıyorsun" deyip İlker Başbuğ'u görevden almalı idi. Bu yolun takibi ise ne yazık ki İlker Başbuğ'un onurunu kurtarmasını ortadan kaldırırdı ve onursuzlaştırırdı. Gelinen noktada artık İlker Başbuğ'un görevi bırakmasını beklemek doğru değildir. İkincisi, yani siyasi iradenin "görevden alma" yolu halen olabilir.Ancak imkansız denecek kadar çok zordur.

26.06.2009