Paşa Yılmaz
pasa_yilmaz@mynet.com
"Kürd Sorunu" ve yaratılan hayali umutlar

 

Milliyet gazetesi yazarlarından Hasan Cemal'in Qandil'de KCK yürütme konseyi başkanı Murat Karayılan ile yaptığı röpörtajın yayınlanması sonrasında "Kütd meselesi"nin çözümü konusu bir anda Türkiye'de her kes tarafından tartışılan ve üç beş gün içinde çözümünün sonuçlanacağı bir biçimde yaratılan hayali bir umut ile gündemin başındaki ilk madde olarak yerini aldı.

 

Hatta tartışmalar sürecinde bu içi boş "çözüm" ile ilgili yapılan açıklamalardan, Ahmet Türk'ün "çözüm için 17 bin faili meçhul cinayeti unutmaya hazırız" açıklması ve bunu destekleyen Sırrı Sakık ve Emine Ayme açıklamaları ile Orhan Miroğlu'nun "Kürdler devlet ve toprak istemiyor bu nedenle çözüm kolaydır" açıklamalarındanda anlaşıldıki gerçekten PKK/DTP ve savunucuları bu sorunun çözümünde talepler konusunda çıtanın toprak altılda kalan en alt noktasına kadar inmişlerdir. Yani talepler dibe vurmuş durumdadır.

 

Murat Karayılan'ın açıklamaları aslında bir anda gündemi değiştirecek kadar çarpıcı ve ilk açıklamalarda değildir. Çünkü bu düşünceler aynı muhteva ile Abdullah Öcalan ve diğer PKK sözcüleri tarafından on yıldır yüksek sesle anlatılmakta, seslendirilmekte ve savunulmaktadır. Dolayısı ile bu düşünceler ne çarpıcı olurlar, ne yeni düşünceler olurlar, nede gündemi değiştirecek nitelikte olurlar.Ve bu proje,Abdullah Öcalan'ın defalarca önüne görev olarak koduğunu söylediği "21.yüzyılda lozan'ın güncelleştirilmesi" projesidir.

 

Yani Kürdler 85 yıl önce yalana dolana dayalı "kardeşlik"(bir yandan din kardeşliği, bir yandan halkların kardeşliği) edebiyatı ile nasıl kandırıldılar ise bu günde dillerden düşürülmeyen "kürd kardeşlerimiz" edebiyatı ile TC,hem uluslararası arenada hemde iç siyasi arenadan problemlerini kürd "kardeşler"inin desteğini alarak çözmeye çalışmaktadır. Çözüm konusunda özellikle röpörtajda ve başka açıklamalarda  ileri sürülen şartlar ve çözülmesi muhtemel konu başlıklarına bakıldığında gerçekten muhtevasında uğruna mücadele etmeye hele hele 30 yıl silahlı mücadeleyi gerektirecek hiç bir talep yoktur. Üniter, tekçi,otoriter devlet yapısına dokunmadan"yerel yönetimlerin güçledirilmesi" esaslarına dayanan çözümlerin öneriliyor olması karşısında, 30 yıldır sürdürülen silahlı mücadeleye ve bu uğurda verilen kurbanlara yazık olmuş demek gerekiyor.

 

Çünkü; bu talepler arasında "DTP'lilere konulan ambargonun kaldırılması, kürdçe yer isimlerinin iade edilmesi, yasaklı ekim alanları ile ilgili yasakların kaldırılması, cezaevlerinde görüşmelerde kürdçenin serbest bırakılması, korucu alımlarının durdurulması, üniversitelerede kürd enstitüleri kurulması, kürdçe seçim propagandasının serbest bırakılması, güvenlik gerekçesi ile arıcıların yer değitirmelerinin serbest bırakılması" gibi silahlı mücadeleyi bırakalım bir yana karşılıklı sözlü sertleşmeyi dahi gerektirmeyecek basit taleplerdir. Bu kapsamda  meseleyi;"çözülüyor" noktasında görmek ve bunun için hayali umutların yaratılmiş olması tamda devlet ve PKK çözüm mantığıdır.

 

Meselenin ismini koyarken eğer doğru isim komaz isek meselenin çözümüde ismine uygun olacağı için yanlış, eksik ve kürdlerin ikna olamiyacakları bir çözüm olurki bu, yeni çatışmaların kaynağı olur. Ama eğer meselenin özünü ve ismini doğru tesbit eder ve uygun çözümler ortaya koyar isek bu çatışmaların kaynağını kurutmuş oluruz. O zamanda ne Ahmet Türk'ün 17 bin faili meçhul cinayeti, Qesra Qenco'nun kapısında "17 tavuğu öldüren birini afetme" düzeyine düşürme misali "çözüm adına 17 bin faili meçhul cinayeti unutmaya hazırı" diyebilirdi nede o makama kimlerin isteği ve onayı ile geldiği belli olmayan kendisini dinleyenlere Müslüm Gürses tadı veren Emine Ayna ile "şeytan tüyü" taşiyan Sırrı Sakık, onu destekleyen açıklamalar yapamazlardı .

 

Zaten bu noktada Kürdistan'da hakkı olmayanlara karşı tepkiler alınmaya başlanmıştır. Bunun ilk misali ise Orhan Miroğlu'nun "Kürdler toprak ve devlet istemiyor bu nedenle çözüm kolaydır" açıklamasına karşılık Kürdlerin "30 yıldır sürdürülen silahlı mücadele ve verilen bedeller ne içindi ?" sorusunun sorulmuş olması önemlidir. Asıl önemli olan ise bu sorunun başta Öcalan-Karayılan-Türk-Ayna-Sakık olmak üzere tüm PKK/DTP'lilere sorulacağı günlerin yakın olmasıdır. Meseleyi, millet-toprak -siyasal iktidar olgusu olarak, Kürd millet meselesi olarak görmeyip; meseleyi,Kürd meselesi, hatta son dönemlerde meseleyi "PKK'nin silahsızlandırılması ve dağdan indirilmesi" olarak  adlandırırsak o zaman, meselenin çözümüde haklı olarak bireysel hak ve özgürlüklerin gurupsal özellikler taşımadan her hangi bir yasal dayanağa dayanmadan, bu hakların kamusal alanda kullanılmayıp sokakta kullanılması esaslarında olmasına hatta dahada geri bir düzeyde Abdullah Öcalan'ın afedilmesin düzeyine dayanır.

 

Zaten gerek Abdullah Öcalan,gerek Murat Karayılan gerekse diğer PKK/DTP yetkililerinin açıklamalarından ve yorumlarından anlaşılacağı üzere " biz devlet istemiyoruz, biz federe yapı istemiyoruz, biz otonomi istemiyoruz, biz muhtariyet istemiyoruz, üniter yapıya itirazımız yok, istiklal marşına itirazımız yok, bayrak ortak kutsalımızdır,misak-ı milli sınırlarına itirazımız yok, özgür yurttaşlık hukuku içinde sorunun çözümünü talep ediyoruz" diyorsanız bunun adı 21.yüz yıla uyarlanmış lozan sözleşmesidir. Bu mantık ile İlker Başbuğ'un belirlediği vesayet sınırları içinde kürd meselesinin çözümü için, devletin tekliği, bayrağın kutsallığı, istıklal marşının tekliği ve sınırların dokunulmazlığı esaslarında gurup hakları kapsamı dışında kalarak bireysel haklar çerçevesinde dağdan indirilmenin şartları için çalışmaların olabileceğini söyliyen mantığı aynıdır. İlker Başbuğ açıklamaları ile, yeni olmayan on yıldan beri Abdullah Öcalan'ın savunduklarının tekrarı olan Murat Karayılan'ın açıklamaları aynıdır.

 

Öcalan bu düşünceleri on yıldır savunuyordu. Ancak bu kadar yankı bulmadı. Ama Karayılan "açıklayınca" yankı buldu. Çünkü aralarındaki farklılık, birincisi kojonktürel şartlardır. İkincisi Öcalan hayatın (mücadelenin) içinde değildir, Karayılan mücadelenin (hayatın) içinde ve Öcalan'ın emir subayıda olsa ,örgüt içinde bir numaradır, Üçüncüsü ise Öcalan'ın düşünceleri;ne oldukları,kim oldukları,kimin adına ve kimin hesabına çalıştıkları çokta bilinmiyen avukat aktarmaları olurken, Murat Karayılan açıklamaları; nasıl gittiği ve kimlerin talebi ile gittiği tartışmalı olsa bile, sistemin sancılarının, sistemi ortadan kaldırmadan, sistemin özünün korunması kaydı ile çözümünü net olarak istiyen Hasan Cemal'in aktarımlarıdır. Dolayısı ile yankı bulmaktadır.

 

Çözümün muhtevası ile birlilkte tartışılan konulardan biride yöntemin ne olacağıdır? Bu yöntemde bu güne kadar dayatılan "irademiz Öcalandır" sloganının azda olsa "esnetildiğini" görmek mümkündür. Çünkü "muhatab İmralı","olmazsa  kandil", "olmazsa seçilmişlerimiz","olmazsa oluşturulacak akil adamlar kurulu" marifeti ile sonuç alına bileceğidir. Peki,"Akil adamlar kurulu" kimlerden oluşur ? Bu sorunun cevabını iki yıl önce bu önerinin asıl sahibi olan Öcalan söylemişti. İki yıl önce Abdullah Öcalan'da bu "akil adamlar komisyon"unu önererek "akil"adamların isimlerini zikrettiğinde hem o gün, hemde bu gün, bu akil adamlardan her nedense sadece Yalım Eralp ismi yankı buldu. Ki Yalım Eralp ise Türkiye'de uygulamaya konulan her derin devlet projesinin sahibi olan "Encümen-i daniş" üyesi ve raportörüdür. Öcalan ve Karayılan'ın Yalım Eralp'ın ismini zikretmeleri karşısında Yalım Eralp bunu tebesümle karşılamakla birlikte terör örgütünün onayladığı biri olmayıda çok onurlanıcı olarak görmediğinide söylemekten geri durmadı. Öcalan ve Karayılan "akil adamlar komisyonu"na devleti temsil edecek "akil" adamı önerirlerken Kürdleri temsil edecek "akil" adamın kim/kimler olacağı ile ilgili bir açıklamaları olmadı. Demekki bu "akil" adamlar komisyonunda Kürdleri temsil edecek "akil" adamıda devlet hatta ergenekon tespit edecek. Muhtemelen oda Encümen-i daniş üyesi Yalım Eralp'ın mesai arkadaşlarından biri olacak.

 

Çünkü genel kanı ve karar, birileri ile oturup bazı pazarlıkların yapılmasından ziyade üniter devlet ile problemi olmayan aksine üniter devlet yapısının devamını savunanların uygun göreceği bir rapor ile sonuca gitmek esas alınacaktır. Çünkü  sözkonusu "talepler"ancak böyle bir komisyon marifeti ile sonuçlandırılabilir. Bu konuda önemli bir mütabakatın sağlandığını söylemekte çok yanlış olmaz. Hatta bu durumun "tarihi bir fırsat" olduğunu söylemekte mümkündür (!) Bu noktada Türkiye'de her kesin tartıştığı ve anlamaya çalıştığı cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün "bu tarihi fırsat kaçırılmamalıdır" açıklaması kayda değerdir. Çünkü Türk devleti uluslararası ilişkilerdeki tüm olumsuzlukları aşmanın yolu olarak ABD dostu ve yandaşı olmayı seçerken iç siyasi gelişmelerdeki problemlerinide "kürd dostu" ve "kürd kardeşliği" ipine sarılarak aşmaya çalışmaktadır. Özellikle Orta-doğu'daki siyasi gelişmeler, ABD'nin "yeni" dünya polikikası,Obama'nın başkan seçilmesi sonrası gelişmeler, BM'de Kerkük konusunun görüşülmesi, ABD'nin kısa sürede Irak'tan çekilecek olması, Türkiye'nin bölgede yeni roller üstlenme çabaları doğrultusunda başlatılan "Kürd sorunu" çözüm senaryoları ve "Kürd kardeşliği" söylemleri açısından bakıldığında cumhurbaşkanının dediği gibi "tarihi bir fırsat"vardır. Bu"tarihi fırsatı" İlker Başbuğ'da Türkiye'de yaptığı basın toplantıları ile yetinmeyip ABD'de  yaptığı basın toplantısında dile getirerek mütabakatı vurguladı.

 

Bu noktada doğrusunu söylemek gerekirse "tarihi bir fırsat" vardır. Ancak bu "tarihi fırsat" Kürdlerin beklentisi olan bir "tarihi fırsat" değildir. Çünkü sorunun ismini koyarken "Kürd sorunu" diye isim konduğu için buna karşılık gelecek çözümde sakat ve yanlış, Kürdlerin beklentisi olmayan Türk devletinin yeniden temel yasalar yapmasını dahi gerektirmiyecek kararnamelerle çözülecek meselelerin gündemde olması ile somutlaştığı için devlet için "tarihi fırsat" vardır. Bu "tarihi fırsat"ta taraflar olarak devletin derini, PKK derini ve biçimselde olsa AKP mütabakata varmışlardır. Mütabakata varan bu noktadaki derin olan ve olmayan güçler açısından bu "tarihi fırsat"ın kaçırılmaması ve mutlaka bu mütabakat bozulmadan bir an önce sonuçlandırılması esastır.

 

Çünkü kaygan bir zeminde sağlanan bu mütabakat her zaman için, daha Kürdi ve millet olma esaslarına dayanan bir rotada bozulma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Üzerinde mütabakat sağlandığı biçimi ile "kürd sorununun" çözümünün millet-toprak-siyasal iktidar olgusundan uzaklaştırılarak muhtevasından boşaltılarak bireysel hak ve özgürlükler ile sınırlı tutularak çözümünün gerçekleştirilmesi esaslarındaki bu mütabakatın içinde her fırsatta ergenekon ve avukatlarının saldırılarına hedef olan AKP iktidarınında yerini almış olması ilginçtir.

 

Çünkü gerek ilker Başbuğ'un gerekse Murat Karayılan'ın Kürdistandaki katliamların sorumlusu olan Ergenekon'un silahlı örgütü Jitem'i masum göstermeye çalışmaları ve bu noktada her ikisininde asıl tehlikenin Gülen hareketi ve Laiklik karşıtı güçleri öne çıkarmaları mütabakatın derinliğinde AKP'nin rolünün biçimsel olduğunu gösteriyor. Zaten birilerinin "çözüm için 17 bin faili meçhul cinayeti unutmaya hazırız" demeleri konusundaki niyetlerinin iyi bir niyet olmadığı açıktır. Çünkü; PKK-Ergenekon ittifakının sorgulandığı bir süreçte bunun söylenmesi ilginçtir ve talimatlıdır. Her barış mutlaka bir "Affı" kapsadığı halde "unutmayı" asla kapsamaz. Çünkü "Unutmalar" bir sonraki süreçte çatışmaların kaynağı olmaktadır. Ama inanıyorum ki Kürdler böylesi bir çözümde yaratılan hayali umutlar peşinde gitme noktasında değildirler. Artık sorgular noktadadırlar.

 

7 Haziran 2009