Nuran Yılmaz

Ortak Ulusal Çalışma Alanı: Hak-PAR

 

 

10/11/2006 tarihinde 2.Olağan Kongresini yapan Hak-Par, iki değişikliği bir arada gerçekleştirdi.Programına, siyasi bir sitemi ifade eden, federasyonu aldı.İkinci değişimse,Genel Başkanlık oldu.Sayın Melik Fırat'ın rahatsızlığı;onun aktif siyaset yükünü taşımaya olanak vermeyecek kadar ilerlemiş.Bu nedenle kongreye de katılamadı; hastahanede tedavi altında.Ona, buradan geçmiş olsun derken; zorlu bir süreçte yüklendiği misyon gereği oldukça meşakketle sürdürdüğü Genel Başkanlığı sırasında gözettiği denge, uyum ve ilişkilerdeki demokrasist anlayışın mutlaka sürdürülmesine önem verilmeli.Bu özelliklerinin yanı sıra,görüş ve tavsiyelerinden öğreneceğimiz daha çok şey var.

 

Ayrıca meşru bir ulusal hak olan federasyon talebinin programa alınması çok önemli bir gelişme ve kararlılık ifade etmekle beraber, yaşanan süreçte bunun içini doldurmak ve bu arada tartışmaları bu alanda yoğunlaştırmak da önemini koruyor.

 

Bilindiği gibi, Kürdistan, 1639 yılında Kasr-ı Şirin Andlaşmasıyla ikiye bölünüp parçalandı.Ve İran ve Osmanlı imparatorlukları arasında paylaşıldı. Birinci dünya savaşı sonunda,uluslar arası emperyalist güçlerin de katkısıyla sömürge edinme yönünde iştahları kabarmış İran, Irak, Suriye ve Türkiye devletleri arasında dörde bölünerek ikinci bir paylaşıma konu oldu.

 

500.000 kilometre karelik bir coğrafi alana sahip olan ve bugünkü nüfusu 35-40 milyonu bulan kürdler; 21.yüzyılda devletsiz kalmış en kalabalık halk olarak uluslarsrası siyasi platforumların da tartışmaya başladığı bir sorun haline gelmiştir.

 

Buna karşın,Birleşmiş Milletlerde üye olan 200 devletin temsil ettikleri halkların nüfus oranına bakıldığında; halk nüfusu 1 milyon hatta 50 bin olan devletlerin varlığını görüyoruz.Bu ülkelerin toprak genişliği, Kürdistan'da bir şehrin konumlandığı sınırları kadar bile yoktur.

 

İlginç olan şu ki; Avrupa Konseyi'nde nüfusu 300 bin altında olan devletlerin yanı sıra 25 bin nüfuslu bağımsız bir devlet var iken; 500 bin km karelik bir alana sahip bir halkın kaderi ve geleceği üzerine bu gibi devletlerin de içinde olduğu, uluslar arası kararlara imza koymalarının gösterdiği tarajedidir.

 

Uluslar arası arenada Kürdler için durum böyleyken,85 beş yıldır, yaşadıkları bölgede ve kendi toprakları üzerinde Kürdler yine de müşterek düşman olarak görülüyor.Kürdleri sömürge statüsünde tutan devletlerin müşterek olduğu tek nokta budur.Onlara göre Kürdler startejik bir düşmandır ve Kurdistan onların sömürü ve talan alanıdır.Bunlardan herhangi birinin bu alandan elini çekmesi bir diğerinin çıkarını tehlikeye soktuğundan,Kürd sorunu,çözümü zor bir bir realite olarak genel bir kabul de görmekte.Ulusal ve demokratik hakların tanınmasında bile despotça bir duyarlılık gösteren bu devletlerin çözüm için herhangi bir adım atacakları da beklenmiyor.Onlara göre böyle bir sorun yoktur.Kürdler yoktur;dili,kültürü ve tarihi olmayan bir halktır.

 

Ama gerçekler bunu göstermiyor:Kürdler vardır.

 

Bunu resmi bir tarih anlayışıyla, baskı yasalarıyla,askeri yöntemlerle,şiddet siyasetiyle ortadan kaldırmak artık mümkün değil.Saddam Hüseyn'in sonunu bu devletler artık göz önüne almalıdırlar.İşler oraya varmadan çözüm için adımlar atılmalı.Kürd ulusal ve sosyal hakları bir an önce teslim edilmelidir.Halkaların geleceğini güvenceye alacak çözüm yolu bu adımları atmaktan geçer.

 

Türkler ve Kürdler gelecek kuşaklar arasında yaşanacak düşmanlık tohumlarını hiçbir siyaset tarzını ekmeye hakkı yoktur; 85 yılda kırılan üç kuşak olduğunu biliyoruz ve artık bundan böyle bunun artmamasını isteme hakkımız var: Nenem Şex Seid isyanının tanığıydı; annem Terqa Xerza'nın tanığı; ben 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerine tanık oldum.Birincisinde küçüktüm.Öyle de olsa, komando baskınlarını gördüm; toplu gözaltıları, yalın ayak insan sürüklemelerine tanık oldum.Bu çocukluğumun bir kabusu gibi gibi hala ruhumda etkilerini sürdürmekte ve duygularımı ezmektedir: ”Komando avêtiye ser bajêr” sözleri kulağıma çalındığında, yüreğimde o tedirginlik ve kaygı yeniden uyanıyor.

 

12 Eylül ve sonrasının da tanığıyım.

 

Kısacası biz üç nesil şiddet ve baskı politikalarını gördük ve yaşadık.Bunun ulusal haklarımızı gasp edip bir halk olarak bizi inkar eden çağ dışı,zorba ve kan emici güçlerin bir eseri olduğunu biliyoruz.

 

Doğrudur…

 

12 Eylül faşizminde Kürd ulusal güçleri vahşice ezildiyse de,ulusal hak ve hukuk mücadelemiz söndürülemedi;sönmeycek de.Bugün burada oluşumuz,bunun kanıtıdır.

 

 

70'kerde, Kürd siyasetinde, suni ideolojik ayrılıklar vardı.Bu suni ayrılıklar ulusal soruna ilişkin temel argümanlarda değil, daha çok sınıfsal temellere dayanan siyasal görüşler arasındaki farklılıkları ön plana almaktan kaynaklanıyordu.Oysa esas davamız,ulusal ve demokratik haklardı.Bu davanın önceliklerini öne almalıydık;almadık.Söylemlerimiz daha çok enternasyonalist ilkelere dayanıyor ve halkların kardeşliği burada temel vurgulardan biri oluyordu.Bu anlayış bize ne güç verdi ne de siyasal açıdan bizi ileriye götürebildi.Tersine kısır ideolojik tartışmalar ve giderek karşılıklı çatışmalar Kürd hareketinin kan kaybetmesine ve zayıflamasına yol açtı.Egemen güçler bu ortamdan yararlandı ve Kürd haklarını daha pervasızca görmezden geldi.

 

Oysa,dost da düşman da bilir ki,dün de bugün de asıl mesele;Kürd halkının ulusal demokratik haklarını elde etme isteğidir.Mücadelemiz bu yöndedir ve meşrudur.Mücadelemizin temel istemi ve hedefi dünya uluslarıyla aynı hak ve eşitliğe sahip olmak ve bu doğrultuda siyasi irademizi gerçekleştirmektir.Dünyadaki genel durum ve siyasal konjöktüre bağlı olarak bu istem ve hedefin duracağı nihai nokta, halkların kendi kaderlerinin tayin etme hakkıdır.

 

Bu talep, bütün Kürdlerin üzerinde birleştikleri ortak bir hedeftir.O halde kürd siyasal örgüt ve partileri; gurup ve bireyleri, suni diyebileceğimiz ayrılıkları bir yana bırakarak bu ortak hedef için güçlerini birleştirmelerinden başka bir yol yoktur.Kısır sürtüşme ve gereksiz sataşmalar aracılığıyla birbirlerinden uzaklaşmak Kürd halkının sorumluluğunu taşımamak olacaktır.İdeolojik ve politik sorunlarımızı tartışacak zeminler her zaman vardır ve yaratılabilir.Demokrasi bunun en iyi aracı ve demokratik platforumlar yine bunun çözümleyici zeminleridir.Hak-Par da, bir siyasi parti olarak bu araçlardan biri ve öyle görülmeli.

 

En azından Hak-Par bu anlayışın bir başlangıcı olarak kendini ifade etmeli.Bunu kendi çizgisinde ifade etme hakkı da var: Kürd halkının nihai özgürlüğü için programına aldığı federasyonun, yaşanan koşullarda,Kurdistan realitesine uygun bir istemdir; bu gerçeklikten hareketle herkesin Hak-Par'a omuz vererek sahip çıkması aynı zamanda ortak ulusal bir sorumluluk ve tarihi bir görevdir.

 

Biz bu ülkenin sahibiyiz; ve sahibi gibi davranmak zorundayız!

14.11.2006 Amed