Metin Aktaş


SOFTALIK HASTALIĞI

 

 

 

Doğan Dede en sevdiğim dostlarımdan biriydi. O geçen yıl öldüğünde elli dört yaşına girmişti. Doğan Dede hiç evlenmedi, hayıtın kendisine sunduğu dünya nimetlerinden yaralanmadı . Çünkü o aşıktı. On sekiz yaşında iki yüz kilo ağırlığında bir kıza aşık oldu. Kız Doğan Dede'yi almadı, başka biriyle evlendi; Doğan Dede'de bir daha kimseyi sevmedi, kendisini bu sevgiye tutsak ederek yaşamdan koptu. Onunla oturduğumda benimle konuştuğu tek şey kendisiyle evlenmeyen kadındı. Onu övmekle, üstün erdemlerini, güzelliğini anlatmakla bitiremiyordu. Bu kadından başka hiçbir konu, hiçbir dünyevi sorun Doğan Dede'yi ilgilendirmiyordu. Oysa benim gözümde Doğan Dede'yi yaşamdan koparan kadın sıradan bir insandı. Ama Doğan Dede bunu kabul etmiyordu.

Ona göre yaşam bu kadından ibaretti. Bu kadın dışında bütün her şeyin bir anlamı yoktu. Onu birkaç kez doktora götürmek istedim, kabul etmedi. Çünkü o asla hasta olduğunu softalık hastalığına yakalandığını kabul etmedi. Ve yeryüzünde hayatın nimetlerinden yararlanmadan göçüp gitti. Bir çok insan Doğan Dede'nin bu softalığını ulvi bir erdem olarak görüp övdü. Ama ben hiçbir zaman bu insanların düşüncelerini paylaşmadım. Bana göre insan hayatın kendisine sunduğu nimetlerden kendini izole etmekle iyi bir şey yapmıyor. Kendisine kötülük yapıyor. İnsan yaşamın bütün nimetlerinden yararlanmasını bilmelidir.

Çok dindar bir dostum var, onunla her karşılaştığımda bana H. Musa'dan, H. İsa'dan, H. Muhammet'ten, namazdan, ahretten söz eder, günümüzün sorunları onu hiç ilgilendirmez. Ne hayat pahalılığı, ne çevre kirliliği, ne insanların kendi arasında ve insanlarla diğer canlı türleri arasında ki adaletsizlikler, ne yeryüzünü top yekün yok edecek nükleer savaş tehlikesi hiçbir sorun bu dostumu ilgilendirmez. Onun için varsa yoksa geçmiş. 2006 yılında yaşadığının farkında bile değil. Kendisini geçmişle kilitlemiş durumda. Bu iki dostum tamamen farklı iki duyguyu aşırı önemsemelerine rağmen biri birine benzerler; çünkü her ikisi de bir duyguyu, diğer bütün duygularını yok sayacak kadar önemsiyorlar.

Oysa insan bir duygudan oluşmadı, bir kadını sevmek, bir inanca inanmak insana verilen binlerce, hatta milyonlarda duygudan sadece biridir. Bir duyguyu diğer bütün duyguları yok sayacak kadar önemsemek bir hastalıktır. Çağımızın en önemli düşünürlerden biri olan Bernad Levis softalığı “ Her hangi bir şeyi başka bütün şeyleri yok sayacak kadar önemsemek” olarak tanımlar. Bir insan bir sevgiyi, duyguyu, düşünceyi, inancı, kuralı diğer bütün şeyleri yok sayacak kadar önemsediğinde bu hastalığın pençesine düşmüş demektir.

Hiçbir insan uzun süre yaradılışta kendisine verilen duyguları yok sayamaz, hiçbir şekilde hiçbir tabuyla bu duyguları bastıramaz. Bu duygular eninde sonunda ortaya çıkar. Altmış beş yaşına kadar softa bir hayat sürüp bakire kalan bir arkadaşımın akrabasının altmış beş yaşından sonra fahişe olması yadırgamadım. Çünkü hiç kimse yaradılışta kendisine verilen duyguları şu veya bu şekilde bastırmakla yok edemez. Sadece onları bastırır.

Softalık hastalığına tek tek bireyler yakalandığı gibi sayıları milyonları, milyarları bulan topluluklar, kurumlar, devletler yakalanabilir. Hiçbir bireyin, topluluğun softalığı Softalık hastalığına yakalanmış devlet kadar zararlı olamaz. Ülkemizde softalık hastalığına yakalanan devlet yarattığı kutsal miti resmi ideoloji ilan ederek bu ideoloji dışındaki bütün düşünsel, siyasal, inançsal hara ketlere, bireylere, kurumlara karşı düşmanca savaşmaktadır.

Oysa demokratik bir toplumda devletin resmi miti, ideolojisi olamaz. Devlet bütün mitlere, ideolojilere, inançlara eşit mesafede durmak zorundadır. Softalık hastalığına yakalanmış devlet ve topluluklar karşılıklı biri birlerini besleyerek güçlenmektedirler. Bir romancıyım, bir sosyolog değilim ama devlet ve toplum olarak bu hastalığın pençesine düştüğümüzü, tedavi görmediğimizde korkunç bir çılgınlık yapmak üzere olduğumuzu görüyorum.

Son yıllarda sokaklarımızda yaşanan linç girişimleri, kendisi gibi olmayan, düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan insanlara karşı hoşgörüsüzlük, siyasal baskılar, çoğunluğun düşüncelerinden, inançlarından, yaşam tarzından farklı olana olan düşmanlıklar, siyasal cinayetler beni çok korkutuyor. Bize ne oluyor? Niçin bizim gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan insanlara karşı bu kadar hoş görüsüz olduk? Niçin herkesi zorla kendimize benzetmeye kalkıyoruz? Niçin hayatın zengin bir mozaik olduğunu kabul etmeyi başaramıyoruz? Ülkemizde niçin böylesine katı softa bir devlet yönetimi ayakta kalmayı kitle desteği almayı başarıyor? Eğer halkımızın softalık hastalığına yakalanmasaydı böyle softa bir devletin ayakta kalması mümkün olamazdı. Softa devlette bunu bildiği için bilinçli olarak halkı softalık hastalığıyla zehirlemeyi sürdürmekte softalık hastalığına yakalanmış halkta devleti korumakta yaşatmaktadır. Devletin softalığıyla halkın softalığı karşılıklı biri birlerini besletip büyüterek ülkemizi yaşanmaz bir noktaya doğru sürüklenmektedir. İkisi ayrılmaz bir bütün oluşturmuş durumda.

Bütün bu yaşadığımız korkunç olayların arkasında hoşgörüsüzlük, farklılıklara tahammülsüzlük, inanç alırımıza, düşüncelerimize, önderlerimize tapınma yatar. Çünkü biz bazı şeyleri aşırı önemseyerek başka bütün şeyleri yok sayacak kadar abartıyoruz. Çünkü biz düşüncelerimizin, inançlarımızın, hatta önderlerimizin kölesi olduk. Artık düşünceler, inançlar, kurallar. önderler bize hizmet etmiyor; biz tabulaştırarak insan çıkarlarının üstünde kutsal mitoslara dönüştürdüğümüz kuralların, düşüncelerin, inançların, önderlerin kölesi olduk. Oysa düşünceler, inançlar. insana hizmet etmek için yaratıldı.

Hangi düşünce, inanç, gelenek görenek olursa olsun tabulaşarak insan ve insanla birlikte yaşayan diğer canlı türlerinin yaşamının üzerinde bir tabuya dönüştüğünde o tehlikelidir. Bir çok insan softalık hastalığına yakalanmış bu toplulukların çabalarını över, destekler. Tarihte görülmemiştir ki softalık hastalığına yakalanmış toplulukların kendilerine de birlikte yaşadıkları insanlara bir yararı olsun, bir toplumsal sorunu çözsün. Bu hastalığa yakalanmış toplulukların sonu hep felaket olmuştur. Bu çaba, boş bir çabadır. Gayri insani bir çabadır. Bizim toplumumuzda bir şey ya iyi ya kötüdür. Ara tonlar olmaz bizde. Biz iyinin içinde kötü karakter taşıyabileceğine yada kötünün içinde iyi bir karakter olabileceğine inanmayız. Bizim önderlerimiz, kahramanlarımız insan değil tanrıdır.

Onlar asla yanılmaz. asla ihanet etmez. Biz önderlerin her söylediklerini yapmak zorundayız. Bizim önderlerin düşüncelerini emirlerini sorgulama hatta bu konuda düşünce belirtme hakkımız yoktur. Bu ülkede yaşayan Türkler, Kürtler, sağcılar, solcular biri birimize benzeriz. Tek farkımız önderlerimizin farklılığıdır. Hiç birimiz önderlerimizi sorgulamayı düşünmeyiz. Arada bir içimizde böyle insanlar çıkarsa da elbirliğiyle onu linç edip etkisiz hale getiririz. Hepimiz demokratız, hepimiz demokrasi için çalışırız ama hepimiz inandığımız düşüncelerin, inançların, önderlerin kölesiyiz. Bizim demokrasi anlayışımız bu. Bunun demokrasi olmadığın bu zihniyetteki bireylerin asla demokrasiyi yaratamayacaklarını anlamak için kahin olmaya gerek yok.

Çünkü demokrasi bireyin kul olmaktan çıkarak özgürleştiği gerek örgütsel, gerek toplumsal kararların tüm bireylerin katılımıyla ortak alındığı bir toplumsal sistemdir. Bizim ülkemizde böyle bir insan türü hala yaratılmadı. Batı toplumlarıyla bizim aramızdaki en önemli fark bu noktada başlar. Batı toplumları önderlerinin insan olduğunu unun hata yapabileceğini toplumu felakete sürükleyebileceğine inanır insanlar. Onu sorgularlar, hatalarını, eksiklerini açıklarlar. Bizde böyle değil. Önder yanılmaz, hata yapmaz sorgulanmaz. Biz ancak onun söylediklerini uygulamakla görevliyiz. Geçen günlerde sol hatta kendine sosyalist diyen bir partinin genel başkanıyla küçük bir söyleyişimiz oldu. Bu başkan üç dönemdir partiyi seçime sokuyor ama üç dönemde de parti yüzde bir bile oy alamıyor ama bu başkan parti başkanlığını partisinde başka birine bırakmayı da düşündüğü yok. Ben kendisine parti başkanlığını bırakmayı düşünüyor musunuz? diye sorduğumda partinin başkanından çok çevresindeki dalkavuklar tepki gösterdi. Bu dalkavuklara göre sol, sosyalist bir partide hiç oy almasa da başkan değiştirilemez. İşte demokrasi sözünü ağzında düşürmeyen insanların demokrasi anlayışları. Bir parti başkanı üç dönem yüzde birin altında oy alıyor ama koltuğunu bir başka partili arkadaşına bırakma erdeminde bulunamıyor. Çünkü başkan yanılamaz. Yanılan halktır. Başkan ölünceye kadar parti başında kalacaktır. Bu konuda ülkemiz zengin bir laboratuar gibi. Biz hiçbir şeyden kendim yarattığımız putlaştırdığımız önderlerimizden, düşüncelerimizden, inanç alırımızdan çektiğimiz kadar çekmedik. Yüzyılı bulan politik hayatımızda en çok konuştuğumuz tartıştığımız şey önderlerimiz oldu, bizi bir araya getiren bir arda tutan politik düşüncelerimiz, amaçlarımız, projelerimiz değil önderlerimize olan bağlılığımız saygımız olduğu için önderler öldükten sonra darmadağın olduk .

Demokratik bir toplum yaratmak için önce bireyi, sonra büyük toplulukları sonra siyasal kurumları ve devleti softalık hastalığının pençesinden kurtarmak lazım. Bireyi softalık hastalığından kurtarmadıkça devleti softalık hastalığından kurtarmak mümkün olmayacaktır. Çünkü softalık hastalığına yakalanmış topluluklardan demokratik bir toplum kurmayı beklemek aptallıktır. Demokratik bir toplum yaratmak istiyorsak hepimiz kendimizi sorgulayıp ruhumuza sinmiş bütün bağnazlıklardan, hoşgörüsüzlüklerden farklılıklara düşmanlıklardan kurtulalım. Özgürlüğü yalnızca kendimiz için değil karşıtlarımız içinde isteme erdeminde bulunalım. Bu yazıda solu örnek verdim ülkemizde sağın hali tam bir felaket.

Geçenlerde Elazığ'da bir gösteride yaşananları yerel televizyonlarda izledim. Doğrusu bu kentte yaşayan bir insan olarak üzüldüm. Onlarca insan bir başka ulusun bayrağını ayakları altına almışlar çiğniyorlar, dişleriyle parçalamaya çalışıyorlar. . . bu hiç hoş bir görüntü değil. Biz kendi sembollerimize saygı istiyorsak başka halklarının sembollerine saygılı olmak zorundayız. Aslında başka halkların sembollerine saygılı olmayan insanlar gerçek anlamda kendi sembollerine de saygılı değildir.

Malatya'da öldürülen Uğur Yüksel'in cenazesine gittim. Sırf inancından dolayı Uğur Yüksel'e yapılan insanlık dışı işkenceleri görünce bağnazlığın korkunç yüzüyle karşılaştım. Günlerce yemek yiyemedim. Bir insan sır farklı bir inançtadır diye bir insana böylesine vahşi işkenceleri nasıl yapabiliyor anlayamıyorum. Başka bir dünya yok. Bu dünya hepimizin. Biri birimizin farklılıklarına saygılı olmayı başarırsak mutlu oluruz, yoksa hayatı kendimize zehir ederiz. Artık düşlerimizi, ütopyalarımızı, inançlarımızı birlikte aynı dünyada yaşadığımız halkların düşmanlığı üzerine değil dostluğu üzerine inşa etmek zorundayız. Dünyada hiç kimse hayatın zenginliliğini, çeşitliliğini teke indirgemeyi başaramamıştır. Eğer mutlu bir yaşam sürmek istiyorsak önce birey olarak hiçbir duygumuzu diğer duygularımızı yok sayacak kadar önemsememeli, bütün duygularımızın varlığını kabul ederek yaşamalı sonrada hayatın bu zengin çeşitliliğini kabul edip bizim gibi yaşamayan, düşünmeyen, inanmayan insanların hayatına saygılı olmalı onların haklarını kendi haklarımız gibi savunmalı, onların farklılıklarıyla bir arada yaşama becerisini göstermeliyiz.

Yeni dünyanın, yeni hayatın önümüze çıkardığı gerçek bu. Bu gerçeği anlamayan bireyler, topluluklar yeni yaşama ayak uydurmakta zorlanacak hem kendi hayatlarını hem de birlikte yaşadıkları diğer halkların hayatlarını zehir eder. Bilimsel, teknik, ekonomik gelişmelerin yarattığı yeni global dünya insanı tek ulus yurttaşı olmaktan bir dünya yurttaşlığına dönüştürüyor. Yakın gelecekte oturduğumuz kentete oturduğumuz apartmanda farklı halklardan, inançlardan, ırklardan insanlarla komşu olacağız. Hiçbir kimse bu gelişmeleri durduramaz dünyanın vardığı bu durumu anlar ona göre yeni politikalar üretmeyi başarırsak bu geçişi sancısız yaşarız, bu ayak uydurmakta zorlanırsak çok acı çekeriz. Toplum olarak yakalandığımız softalık hastalığından kurtulmanın tek reçetesi, dünyada bizimle birlikte yaşayan diğer halkların, varlıklarını kabul ederek, onlarla barış içerisinde bir arada yaşama kültürünü kazanarak, dünya nimetlerinin dünyada yaşayan bütün canlı türlerinin arasında adil paylaşımını sağlamaktan geçer.

25.04.2007