Cemil Gündoğan
Kürtlerde Savunma Geleneği ve Entellektüel Alan

Geçtiğimiz yaz sonunda Vate Yayınevi tarafından yayımlanan “ Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği ” adlı kitabımla ilgili değişik değerlendirme ve eleştiriler yapıldı. Bunlarla ilgili olarak şimdiye kadar kamuoyuna açık bir değerlendirmede bulunmadım. Bunun önde gelen nedenlerinden biri, kitap hakkında tek tek kişilerle bağımsız tartışmalar yürütmek yerine, yapılan eleştiri ve değerlendirmeler arasından, kamuoyu önünde açık bir tartışma yürütmeye değecek nitelikteki husus ve eğilimleri konu edinen daha genel -ve tercihen teorik- bir tartışma yürütmeyi arzuluyor olmamdı. Son olarak Şakir Epözdemir'in kaleme aldığı “‘ Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği' veya Savunmamın Savunması ”( ) adlı yazı vesilesiyle, sözü edilen kitabın okunuşunda kendini gösterdiğini düşündüğüm bazı sorunlara değinmek istiyorum. Bu sorunlar, başlıktan da anlaşılacağı gibi esas olarak Kürt entellektüel alanıyla ilgilidirler.

 

Önce okumamış okurlar için kitabı özetlemek istiyorum. Sözü edilen kitap, gerçekte iki alt kitaptan oluşuyor: Sunuş ve Savunma . Sunuş adını taşıyan birinci kitap altı bölümden meydana geliyor: Birinci bölüm, mahkemede savunulan Kawa örgütünün kısa bir tarihçesine ayrılmıştır. İkinci bölüm, Elazığ Kawa davası savunmasının kaleme alındığı koşulları anlatıyor. Üçüncü bölüm, Savunmanın yol açtığı bazı sonuçları ele alıyor. Dördüncü bölüm, Savunma ile yazarının o dönemdeki (1982) kişisel ilişkilerini konu ediniyor. Beşinci bölüm, 1800'lerin sonlarından 1984 yılına kadar olan dönemde Kürtlerdeki siyasi savunma geleneğini inceliyor. Altıncı bölüm ise Savunma ile ilgili teknik bilgiler aktarıyor.

 

Burada kısaca Savunma (büyük harfle) olarak adlandırılan ikinci kitap ise Elazığ Askeri Sıkıyönetim Komutanlığı bünyesinde görülen Kawa davasında mahkemeye sunduğum savunma metninden oluşuyor. Bu metnin önemli konuları ise şunlar: Resmi ideoloji, Sömürgecilik, Kürdistan'ın bir ülke olarak orijinalitesi ve bunun Sömürgesel bir devrim olarak Kürdistan devrimine etkileri, bağımsız örgütlenme, Kürdistan devriminin hedefleri ve itici güçleri, silahlı mücadele ve terörizm.

***

Gelelim eleştiri ve değerlendirmelere.

12 Eylül cuntasının ölüm tehditleriyle dolu cezaevi hücrelerinde, her türlü olanaktan yoksun biçimde ve büyük ölçüde gizlice hazırlanan Savunma'yla ilgili olarak Kürtler cephesinden fazla değerlendirme yapılmadı. Bana kişisel olarak ulaşan veya İnternet ortamında yayımlanan az sayıdaki değerlendirme genellikle beğeni ve/veya hayret ifadelerinden oluşuyordu. Hayret, o koşullarda böyle bir metnin kaleme alınabilmiş olması; beğeni ise başta “bağımsız örgütlenme” konusu olmak üzere Savunmada yer alan çeşitli teorik tespit ve açılımlar bağlamında dile getirildi. Bu beğenilerin bir kısmının Kawa çevresiyle ilişkili kişilerden gelmesi ve Kawa'nın geçmişte tuttuğu pozisyonun doğruluğunun, Kawa'nın haklılığının ve dürüstlüğünün vb. kanıtı olarak sunulmuş olması ise ayrıca dikkat çekiciydi. Bu son noktanın benim açımdan önemi, aşağıdaki paragraflarda geliştirmeye çalışacağım tartışmayla ilişkisinden geliyor.

 

Eleştirilere gelince; kitabın en çok tartışılan ve eleştiri alan bölümü Sunuş oldu. Burada da iki alt bölüm özellikle dikkat çekiyor: Kawa örgütünün tarihçesi niteliğindeki birinci bölümle, Kürtlerde siyasi savunma geleneğini inceleyen beşinci bölüm. Birinci bölüme ilişkin değerlendirmeler daha çok Kawa örgütüyle ilişkili kişilerden gelirken, beşinci bölümle ilgili değerlendirmeler genellikle Kawa dışındaki Kürt hareketlerine mensup kişilerden geldi.( )

 

Bu son husus, kitabın okunuş tarzıyla ilgili bir firkir vermesi bakımından dikkat çekicidir. 1970'lerde Kawa'yla ilişkili olan okurların birinci bölüme, 1970'lerde diğer Kürt hareketleriyle ilişkili olanların da beşinci bölüme odaklanmalarından çıkan sonuç şudur ki eleştiri ve değerlendirme sahiplerinin büyük çoğunluğu daha çok kendi kişisel-grupsal pratikleri çerçevesinde bir okuma yapmaktadırlar. Ya da en azından dışarıya yansıyan boyut bu olmaktadır.( )

 

Bunun son örneklerinden biri, Şakir Epözdemir'in yukarda anılan yazısıdır. Yazının başlığı durumu yeteri açıklıkta ifade ediyor: “‘ Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği' veya Savunmamın Savunması ”. Başlığın ima ettiği gibi, Epözdemir, bütün kitabı, bir bakıma Sunuş'un beşinci bölümünde yer alan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi savunmalarını konu edinen alt bölümdeki Şakir Epözdemir'in savunmasıyla ilgili paragraflara indirgemiş ve buna karşı bir “savunma” yazmıştır. Keza yazdığı şeyi, sanki ortada Epözdemir'in 1969'daki savunmasını mahkum etmek isteyen bir iddianame varmış da buna karşı bir savunma yazıyormuş edasıyla “savunma” olarak adlandırması da, Epözdemir'in kendi dar pratiği çerçevesinde bir okuma yaptığını düşündürüyor.

İlerlemeden belirteyim ki elinizdeki yazı, Şakir Epözdemir'in eleştiri ve değerlendirmelerine karşı kaleme alınmıyor, yukarıda da belirtildiği üzere sadece o vesileyle kaleme alınıyor. Sayın Epözdemir'in anılan yazısını değerlendirmek ayrı bir iştir. Üstelik de zor bir iş! Çünkü sayın Epözdemir'in 20 A4 sayfası tutarındaki yazısında neredeyse yok yoktur: Şerefnamedeki bazı verilere dayalı, Kürdistan'daki geleneksel aydınlarınkini andıran tarih yorumlarından dost serzenişlerine; 1969 savunmasıyla ilgili yeni verilerden eski yoldaşlarıyla ve Kürt sosyalistleriyle olan tartışmalarına; bireysel dürüstlük ve istikrar iddialarından anti-entellektüel popülist tavır alışlara, Kürt hareketinin önderliğini Kürt burjuvalarına terketmediğimiz müddetçe kurtulamayacağımız kehanetinden, Kürtlerin bugün içinde bulundukları kötü durumun sorumlusunun Kürt sosyalistleri olduğu iddiasına kadar uzanan bir çok iddia, tespit, tartışma, suçlama, onaylama, reddiye, kızgınlık, babacanlık, eleştiri vb. gayet serbest stilde ard arda dizilmiştir. Bu kadar geniş alanlara yayılan konuları belli bir bütünlük içinde kalarak anlatmak ne kadar zorsa, bunlara belli bir bütünlük içinde kalarak cevap vermek de (cevap vermenin gerekli olduğu noktalarda kuşkusuz) o kadar zordur!

 

Ama sorun sadece bu değildir. Sayın Epözdemir, benim kitabım vesilesiyle okura bir tür ömür muhasebesi de yapmaktadır. Okurlarına bu mücadeleye nasıl başladığını, nasıl yürüttüğünü, nasıl istikrarlı bir çizgi izlediğini ve gelinen noktada hayatın kendisini nasıl doğruladığını anlatmaya ve kanıtlamaya çalışmaktadır. Bir diğer deyişle benim Epözdemir'in 1969'daki savunmasıyla ilgili yapmış olduğum analiz, sayın Epözdemir'in bir altın vuruş yapmasına vesile olmuştur. Kendi payıma, yaşça bizden önceki kuşağa mensup bir aydınımıza böyle bir fırsat yaratmış olmaktan gelen mutluluk dışında bu öyküde beni ilgilendirecek fazla bir şey bulamıyorum. Bunu söylerken elbetteki elinizdeki yazı bağlamında konuşuyorum. Değilse, sayın Epözdemir'in bu yazısı da, tıpkı benzer nitelikteki diğer yazılar gibi, başka çalışmaların konusu olabilir. Ve bu çalışmaların illa ki Kürt hareketinin geçmişiyle ilgili çalışmalar olmaları da gerekmez. Sayın Epözdemir'in yazısının beni elinizdeki yazı bağlamında ilgilendiren boyutlarına gelince, bunların başında, yukarıda belirttiğim gibi, bu yazının dar pratikçi okumaya bir örnek oluşturması geliyor.

 

Yanlış anlaşılmasın, herhangi bir kitapla ilgili yapılacak bir değerlendirmenin mutlaka o kitapta ele alınan bütün konuları ele alması gerektiğini iddia ediyor değilim. Bir kitapta yer alan tek tek konularla ilgili spesifik değerlendirmeler de yapılabilir. Hatta kitap değerlendirmelerinin genellikle böyle olduğu bile ileri sürülebilir. Dolayısıyla burada ilginç olan kitapla ilgili değerlendirme ve eleştirilerin çoğunluğunun spesifik konularla sınırlı olmaları değil, ele alınan spesifik konuların, genellikle eleştiri sahiplerinin kişisel veya grupsal pratikleriyle sınırlı kalmalarıdır.

 

Kawa davası savunması türünden bir kitabı okurken Kürt hareketine mensup bir kişinin, kitabın mensubu bulunduğu grup veya örgütle ilgili bölümlerine özel bir ilgi duyması, bu bölümleri belli bir titizlenmeyle, belli bir bilgi birikimine sahip olarak ve daha rahat eleştirebilecek bir pozisyondan okuması gayet normaldir. Dikkat çekici olan bu değildir, dikkat çekici olan, kitabın büyük ölçüde bu perspektiften okunuyor olmasıdır. Oysa kitap, ya da daha dar anlamda konuşursak Sunuş'un anılan iki bölümü, herhangi bir örgüt adına yapılmış bir savunmanın incelenmesinden ibaret değildir. Kitapta, 1984'e kadar gerçekleştirilen ve ulaşılabilmiş veya hakkında bilgi toplanabilmiş bütün mahkeme savunmaları ele alınmış; bunun da ötesinde, söz konusu savunmalardan kalkarak yaklaşık yüz yıllık bir dönemde Kürtlerin zihniyetlerindeki değişme ve gelişmelerin bazı boyutları incelenmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla ortaya çıkan şeye bir tür düşünce tarihi veya bir tür zihniyet haritası gözüyle de bakabilirsiniz.

 

Kitapta çizilen harita büyük ölçüde veya tamamen yanlış olabilir; ya da ana hatlarıyla doğru olup bazı eksiklikler ve yanlışlıklar içerebilir. Bunların hepsi mümkün ve tartışılmaya değer. Ama kitapla ilgili eleştirilerin hatırı sayılır bir bölümünün, bu haritanın varsayımları, temel kavramları, kullandığı malzeme ve metotla ilgili konular yerine, değerlendirme sahibinin özel olarak kendi grubuyla ilgili alt bölümlere veya paragraflara odaklanması ve bunu da büyük ölçüde savunmacı bir perspektiften yapması, kitap okumayla ilgili özel bir sorundan ziyade, Kürt entellektüel dünyasıyla ilgili daha genel bir sorunla karşı karşıya olduğumuza delalettir. Meselenin okumakta olduğunuz yazıya konu edilmesinin ana nedeni de budur.

 

Sorunu, kısaca, dar kişisel pratiklerin üzerine çıkabilen bir bakış açısına sahip olamamak şeklinde formüle edebiliriz. Bu problem, Kürt aydınları arasında her zaman vardı; fakat 1990'larla birlikte giderek ağırlaştı. Hazin (belki de ironik) olan şudur ki, 1990'lar, bu problemi aşabilmek için gerekli iktisadi, sosyal, siyasal, örgütsel ve kültürel olanakların genişlediği; bireysel istek ve umutların hayli yükseldiği bir dönemdi. Ama olmadı, Kürt hareketi bu olumlu faktörlerden yeterince yararlanamadı.

 

Böyle olmasının birçok nedeni var. Her şey bir yana, geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Kürtlerde modern manada entellektüel birikime sahip olabilmenin tarihsel ve toplumsal zemini mevcut değildi. O kadar ki, okuma yazma gibi asgari zihinsel faaliyetler bile nadirattan sayılırdı. Bunu söylerken göz önünde bulundurduklarım sıradan Kürtler değildir. Bizzat Kürt egemen sınıfları arasında da durum farklı değildi. Geçen yüzyılın ortalarına kadar bir dereceye kadar yarı-göçebe halde yaşayan bir toplumdan bahsetmekte olduğumuzu unutmayalım. Okuma yazmanın sıradan Kürtler arasında görece yaygınlaşması için 20. yüzyılın son çeyreğini beklememiz gerekti. 1975'ten sonra şekillenen Kürt hareketi, bir bakıma bu toplumsal ve kültürel gelişmenin ürünüydü.

 

Ne var ki uygun bir sosyal zeminin oluşması, bir gelişmenin kendi sonucuna varması için her zaman yeterli koşulu oluşturmaz. Başka şeylerin yanı sıra bu hedefi gerçekleştirmeye yönelik iradi çabaların da olması gerekir. İşte bu noktada Kürt hareketinin sözü edilen zemini güçlendirici rolüne geliyoruz. Kürt hareketi, az evvel belirtildiği gibi sadece toplumdaki modernleşme sürecinin tetiklediği aydınlanmanın bir ürünü değildi, aynı zamanda, Kürt tarihinde ilk kez, Kürtler adına bir entellektüel birikim yaratma sürecini besleyen toplumsal zemini güçlendirecek bir faktördü de. Herhangi bir sosyal hareket, sosyal gelişmelerin ve değişmelerin sadece sonucu değildir, aynı zamanda o sosyal zeminin kurucusu ve geliştiricisidir de. Ama Kürt hareketinin bu rolünü layıkıyla oynayabildiğini söylemek zor. Özellikle de 12 Eylül döneminden sonra. Çünkü 12 Eylülden sonra hareketin dışarıya açılması gibi olumlu bazı faktörlerin yanı sıra birçok olumsuz faktör de devreye girdi.

 

Bunların tümünü ele almak ayrı bir yazıyı gerektirir. İlk elde akla gelebilecek iki tanesini saymak gerekirse, Abdullah Öcalan ve PKK'nin, geleneksel önderlik tarzını önce inşa, sonra da tahkim etmek amacıyla( ) Kürt hareketinin ana damarı arasında başlattığı aydın aforizması ile, son onyıllarda dünya ölçeğinde giderek güçlenen liberal ve post-modern düşünce akımlarının Kürtler arasındaki eklektik yansımalarını sıralamak mümkündür. Bu faktörlerden birincisi Kürt hareketinin ana damarını kötürümleştirirken, ikincisi bu damarın dışında kalan aydınları kırmıştır.

 

Öcalancı hareket, milyonlarca insanı kucaklamasına ve bir ulusal hareketin organik aydınlarını oluşturabilmek için gerekli bütün fiziki, mali, mekansal vb. olanaklara fazlasıyla sahip olmasına rağmen organik aydınlarını yaratamadı. Bu konuda ulaşılan nokta, böyle bir hareketin yaşı, genişliği, imkanları, ama en önemlisi ihtiyaçlarıyla uyumlu değildir. Otuz yıl sonra PKK hâlâ dışardan ödünç almalarla işi idare etmeye çalışmaktadır.( )

 

Kendi varlık nedenlerini PKK karşıtlığına dayandıran ikinci kulvardaki Kürt aydınları ise, savaşın üçüncü kişilere alan bırakmayan acımasız kanununun yol açtığı sorunlarla boğuşmaktan mecalsiz kalınca, ya doğrudan Türk sistemine, ya PKK'nin devletle uzlaşan yeni çizgisine, ya da Güney Kürdistan yönetimine yamanarak veya katışarak pozisyonlarını kaybettiler. Bugün, bu eğilimlerin dışında kalmayı başarabilmiş az sayıda aydın vardır ikinci kulvarda.

Anılan üç eğilime de örnek bulmak kolaydır, özellikle de ikinci ve üçüncü eğilimlere. Farkedilmesi kadar ifade edilişi de görece daha fazla sıkıntı yaratacak olan birinci eğilime örnek vermek gerekirse, ölümünden hemen önceki dönemde izlediği çizgisiyle Orhan Kotan ve bugünlerde izlemeye çalıştığı hükümet yanlısı çizgisiyle Ümit Fırat zikredilebilirler. ( )

 

Kişi isimleri üzerine kurulu örnekler, entellektüel sığlıkla karakterize olan bir ortamda, tartışmanın, kendi amacının ve kulvarının dışına çıkması ithimalini güçlendirdiği için şahıslarla ilgili örnekleri bırakıp geriye, konunun kendisine dönersek şunları söyleyebiliriz: Kürt aydınlarının yukarıda tanımlanan üç pozisyonu, bu alanı anlamak ve müdahale etmek isteyen herkesin görmesi ve analiz etmesi gereken bir kompozisyonu yansıtır. Ancak bu kompozisyonun durağan olmadığını da eklemek gerekir. Çünkü Kürt toplumu, iktisadi ve sosyal alanlarda, bir ölçüde entegre olduğu Türk toplumuna paralel ve bazı alanlarda da ondan da hızlı bir şekilde değişmektedir/değiştirilmektedir. Bu, aynı zamanda sosyolojik bir çeşitlenme demektir ve genel planda sınıflandırma prensiplerinin ve kriterlerinin ömrünü kısaltan bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla yapılacak tüm sınıflandırmaların belli bir değişim ekseninden, ve ortaya çıkan yeni pozisyonların gelişim seyirlerini hesaba katacak tarzda yapılmaları gerekmektedir. Dahası, sözü edilen gruplaşmalar, bir dereceye kadar politik güçler tarafından belirlendikleri için entellektüel alanın politik alana karşı olan duyarlılığı da hesaba katılmak durumundadır. Bütün bunlar, Kürt entellektüel dünyasında yukarıda sözü edilen pozisyonların dışında ya da üstünde yeni pozisyonlar yaratabilme olanak ve yeteneklerinin oluşumu, gelişimi veya geliştirilmesi bağlamında dikkate alınması gereken hususlardan birkaçıdır.

Ama şimdiki konumuz bu değil. Şimdiki konumuz, sözü edilen üç pozisyonu kesen ortak bir eksen olarak Kürt aydınlarının önemli bir kısmının kendi dar pratiklerinin üzerine çıkamamaları durumudur. Sunuş'un 1. ve 5. bölümlerine yöneltilen eleştirilerin bir kısmı, bu durumun dışavurumları olarak görülebilirler. Çünkü kendi dar pratikleriyle ilgili olduğu yer ve zamanlarda kitaptaki tespit ve analizleri eleştirenlerin önemlice bir kısmı, kitabın başka kişi ve grupların pratikleriyle ilgili tespit ve analizlerini genellikle onaylamakta, bazen de övgüyle zikretmektedirler. Farklı değerlendirmeler arasındaki ortak noktalardan biri de budur.

 

Peki buradan ne sonuç çıkarmak gerekir?

Toplam sonuçtan hareketle ortada aslında bir eleştirinin kalmadığı sonucunu mu?

 

Elbette hayır; sadece yapılan okumaların büyük ölçüde bireysel ve grupsal pratikler üzerinden gerçekleştirildiği sonucunu. Bu tespitin bir de uzantısı var: kitaptaki tek tek grup ve kişilere ilişkin tespit ve analizler, anılan eleştirilerin sahipleri tarafından, büyük ölçüde, söz konusu kişi ve grupları ilgilendiren özel konular olarak algılanmışlardır, daha büyük resmi oluşturan veriler olarak değil. Bu da Kürt entellektüel alanının özelliklerinden biridir ve ifadesini Kürtler tarafından yapılan çalışmalarda sıkça şahit olduğumuz teori yoksunluğunda, dar amprizmde ve lokal/kısmi bakış açılarında bulur.

 

Acı da olsa bir gerçektir ki, Kürtlerin Kürtler üzerine yaptığı çalışmalarda teorik analiz çabası ya hiç yoktur, ya da varsa bile genellikle kısmi, şematik ve eklektiktir. Kürt entellektüel alanının can alıcı sorunlarından biri de budur. Ne var ki bugüne kadar bu konuyla ilgili ciddi bir değerlendirme ve çalışma yapılmamıştır. Bu bir yana, özellikle geleneksel damardan devralınan bir tutum olarak, çalışmalara belli bir teorik boyut ekleyen çabaların değersizleştirilmesi tutumu hâlâ gücünü korumakta, hatta giderek popülerleşmektedir. Şakir Epözdemir'in: “ Ne yapalım, Paris Sorbununa komşu doğmadım.. ” sözü bir örnek olarak aktarılabilir. İbrahim Tatlıses'in “ Urfa'da Oxford vardı da biz mi gitmedik ” sözünü hatırlatan bu eleştiri veya serzenişi Kürt entellektüel alanının özelliklerinden biri olarak değerlendirmekte bir yanlışlık yoktur. Çünkü anti-entellektüelizm olarak tanımlanabilecek bu tutum son tahlilde entellektüel alanda pozisyon kapmayla ilgili bir tutumu yansıtmaktadır.

 

Kendi başına düşünüldüğünde bu tavır alışın oyunun kurallarına (Kürt entellektüel alanının oluşum ve işleyiş sistematiğine) aykırı olduğu söylenemez. Çünkü alanda bir pozisyon kapmanın veya eldeki bir pozisyonu pekiştirmenin gereğidir yapılan. Fakat yapılan şeyin özel olarak alana, genel olarak da Kürt hareketine olan toplam maliyeti noktasından bakıldığında tablo bu kadar masum tecelli etmeyebilir. İbrahim Tatlıses, “Oxford” simgesi üzerinden okullu burjuva, küçük-burjuva müzisyenlere saldırdığında nasıl ki sadece kendisinin müzik piyasasındaki etki alanını, servetini, dinleyici sayısını vb. genişletmiyor, aynı zamanda müzik piyasasını da daha fazla arabeskleştirmek suretiyle Türk müzik alanına ek bir maliyet çıkarıyorsa; Sorbonne'a komşu doğmama türünden simgelerle dile gelen Kürt aydınları arasındaki anti-entellektüelizm de Kürt hareketinde benzer türden sonuçlar üretiyor. Örneğin, Öcalan ve PKK'de şahit olduğumuz Aydın aforizması sayesinde belki Abdullah Öcalan'ın kendi örgütü içindeki, PKK'nin de Kürt hareketi içindeki tekelci konumu güçlenmiştir; ama aynı zamanda hareket entellektüel olarak bir hayli sığlaşmıştır. “Serok”, “parti”, “şehit”, “gerilla” gibi birkaç jenerik kavramla eşleştirilen 400 kadar kelimeyle konuşan bir kitle yaratılmıştır( ). Ama bir yandan bu sığlıktan yakınmak (ki PKK dışındaki Kürt aydınlarının sohbetlerindeki değişmeyen temalardan biridir), hatta bu ve benzeri sığlıkları harekette burjuvazinin yokluğuna bağlayarak hareketin önderliği burjuvaziye terkedilmedikçe kurtuluş olamayacaığını iddia etmek, diğer yandan da anti-entellektüelizmi beslemeye devam etmek, kendi dar pratiğinin üzerine çıkamayan bakış açısının tipik özelliklerinden biri olsa gerek.

 

***

Görüldüğü gibi konu hayli kapsamlıdır ve üzerinde ciddi biçimde çalışmayı gerektirmektedir. Bu yazıda amacım böyle bir çalışma yapmak değil, kendi kitabımla ilgili okumalarda şahit olduğum bazı sorunlar vesilesiyle konuya dikkat çekmekti. Sadece bu kadarla sınırlı kalan bir çalışmanın, birçok soruyu cevaplayamayacağını, hatta bazı yanlış yorumlara sebep olacağını da biliyorum. Bunlardan bir tanesini şimdiden görüyor gibiyim: entellektüelizm eleştirisi. Hayır, niyetim Kürt entellektüel alanında entellektüelist, teorisist, elitist vb. bir pozisyon yaratmak değildir. Amacım Kürtlerde bir entellektüel alanın var olduğuna, bu alanın kendisine özgü işleyiş mekanizmaları bulunduğuna, bu alana müdahale etme imkanlarının varlığına, ama bunu yapabilmek için öncelikle bu alanı kendi adına bağımsız olarak incelemek gerektiğine vb. dikkat çekmek, kısacası konuyu gündeme sokmaktır. Böyle bir girşimin karşılığı olarak entellektüelizmle veya teorisizmle eleştirilmek, benim pozisyonumu yansıtmaktan uzak olsa bile ödemeyi göze alabileceğim bir faturadır. Hiç olmazsa bu alandaki çalışmalar belli bir düzlüğe çıkıncaya kadar. Ödemek zorunda kalabileceğim faturanın iptaliyle, eğer hâlâ gerekiyorsa, o zaman ilgilenebilirim.

 

05.05. 2008/Stockholm

 

 

Kaynaklar

Epözdemir, Latif; 2008a: “'Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği' veya Savunmamın Savunması”; http://www.rizgari.org/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=1428 Sayfaya 31-03-2008 tarihinde girilmiştir.

Epözdemir, Latif; 2008b: “'Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği' veya Savunmamın Savunması -2-” ; http://www.rizgari.org/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=1437 Sayfaya 31-03-2008 tarihinde girilmiştir.

Zagrosi, Aso; 2007a; Sayın Cemil Gündoğan'dan Çağdaş Kürdistan Tarihine ilişkin Bir Eser Daha!!!(1 ) http://www.newroz.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4640

Zagrosi, Aso; 2007b; Sayın Cemil Gündoğan'dan Çağdaş Kürdistan Tarihine ilişkin Bir Eser Daha!!!(2 ); http://www.newroz.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4659

Zagrosi, Aso; 2007c; Sayın Cemil Gündoğan'dan Çağdaş Kürdistan Tarihine ilişkin Bir Eser Daha(3 ); http://www.newroz.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4663

Epözdemir'in değerlendirmeleri iki bölüm halinde yayımlandı. Birinci bölüm için Epözdemir 2008a'ya, ikinci bölüm içinse Epözdemir 2008b'ye bakılabilir.

Buradaki “değerlendirme” ifadesinin içine, Sunuş'ta ileri sürülen tezleri ve ulaşılan sonuçları tartışan yazılar da giriyor; çoğunlukla, yarım kalmış, eski kişisel hesaplaşmaların uzantısı olarak kaleme alınmış küfürler de. Bu tür küfürlü ifadeler, eski Kawa mensup veya taraftarlarının yazdığı http://www.newroz.com adlı sitede yayımlanan Aso Zagrosi'ye ait bir değerlendirme yazısının altına eklenmiş bazı “yorum”larda yer aldı. Site sahipleri, belli bir süre sonra bu ifadeleri kaldırdılar. (Kişi olarak benim kaldırmayla ilgili herhangi bir talebim olmadı.) Zagrosi'nin üç bölüm halinde yayımlanan yazısı için bkz. Zagrosi 2007a, Zagrosi 2007b, Zagrosi 2007c.

Elbette bu kalıba uymayan değerlendirme ve eleştiriler de yapıldı, fakat değerlendirmelerin hatırı sayılır bir bölümü yukarıdaki sınıflandırmaya uygundu.

”Neo-liberal” veya muhafazakar milliyetçi Kürtlerin iddia ettiğinin veya inandığının tersine, Öcalan'ın önderlik tarzı, teknik terimlerle düşünüldüğünde, sosyalist liderlik sistemlerinden çok geleneksel önderlik sistemlerine (örneğin tarikat) yakındır.

 

Buradaki başarısızlığı sadece Öcalan ve PKK yönetiminin anti-entellektüel tavrına bağlamak kolaya kaçan bir açıklama tarzı olacaktır. Bu çok önemli bir faktördür, ama tek faktör değildir. Olayın yapısal, dönemsel ve nihayet PKK'nin özgünlüğünden kaynaklanan başka nedenleri de vardır. Birçok kişinin düşündüğünün veya inandığının tersine, Öcalan'ın aydın aforizması PKK'ye özgü nedenler arasında görülemez. Bu, daha genel bir özelliğe işaret etmektedir ve örneklerine Çin devriminden baba Barzani hareketine kadar hemen bütün köylü hareketlerinde rastlanabilir. Köylü hareketlerinin ortak özelliklerinden biri, bazen kırım boyutlarına varan aydın karşıtlığıdır.

Buradaki durum tespitinin Ümit Fırat'ın izlediği çizgiyle ilgili bir değer yargısı taşımadığını özellikle belirtmek istiyorum. Hükümetin temsil ettiği sosyal ve politik kesimlerle devletin çelik çekirdeği arasındaki bir süredir daha açık biçimde gözlemlenebilen anlaşmazlıklarda, çelik çekirdeğin Abdullah Öcalan üzerinden PKK'yi kullanmaya yönelik manevralarına (PKK'ye yapılan savaş siparişi gibi) karşılık, Polis İstihbarat Merkezinin operasyonel önderliğindeki bir manevra olarak Hükümet kanadının, Öcalan'ı Ergenekon'a bağlayan ve Kürtler arasında PKK dışı bir oluşum yaratmaya yönelen korkak manevrası, Ümit Fırat'ın pozisyonunu paylaşan bazı Kürtler arasında sistemin hükümet kanadına yakın durarak politik bir seçenek oluşturma arzusunu ve girişimlerini beslemektedir. Bu yanıyla Ümit Fırat tekil bir örnek değildir, belli bir eğilimi temsil etmektedir. Adının burada anılması da bu temsil pozisyonuyla ilgili bir sonuçtur. Ümit Fırat'ın yaptığı işin ahlaki değerlendirilmesine gelince, bu nerede durduğunuza bağlı olarak değişir. Fakat teknik olarak bakıldığında, Öcalan'ın yapmaya çalıştığından farklı bir şey yaptığını söylemek zordur. Çünkü her ikisi de Türk egemenlik sisteminin bir kanadına yamanarak Kürt sorununa “çözüm” üretmeye çalışmaktadırlar. Farklılık, yapmak istediklerinde değil, egemen sistemde yamanmak istedikleri klikler arasındadır.

 

Med-Tv'de program yaptığım dönemde (1996-98) bu konuyu aynen burada ifade ettiğim terimlerle PKK yöneticileriyle de birkaç kez tartıştım. Bazıları bu tespitin doğru olduğunu açıkça kabul ediyorlardı, diğerleri itiraz etmeyen bir tavır sergiliyorlardı. Yani sorun bilinmekteydi, fakat çözüm için ciddi hiç bir şey yapılamamaktaydı. Buradaki iktidarsızlığın sebebini anlamak zor değildir: Mevcut pozisyon, bir dereceye kadar anti-entellektüelizmle elde edilmişti ve bir kötürüm olma hali yaratmıştı. Bugün de durumda değişen fazla bir şey yoktur.